103 KARANFİLİMİZE SÖZÜMÜZ VAR: EMEK BARIŞ ve DEMOKRASİ MÜCADELESİ KAZANACAK!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 5.yılında Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde anma düzenlendi. Açıklamaya Kesk Eş Genel Başkanı Aysun Gezen ve Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan da katıldı.

İlk konuşmayı 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği İzmir Temsilcisi Mustafa Özdağ yaptı, konuşmasının başında yitirdiğimiz 103 canın isimlerini tek tek okudu. Katılımcılar her can için “yaşıyor” dedi.
Mustafa özdağ’ın yaptığı konuşma şöyle;

“Bundan Tam beş yıl önce 10 Ekim 2015 tarihinde KESK, DİSK, TMMOB, TTB tarafından düzenlenen ‘Emek, Demokrasi, Barış’ mitinginde, bu ülkenin dört bir yanından gelip bu ülkede askeri, polisi, sivil halkı ölmesin analarımızın “tabutlara değil evlatlarımıza sarılmak istiyoruz” taleplerini emekten, hukuktan, özgürlükten, barış ve kardeşlikten yana olan taleplerimizi haykırmak için ellerinde sadece pankartları ve dövizleri olan bizleri kalleşçe tetikçi taşeron Işidli katiller tarafından Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamıyla katlederek kandan kına yaktınız.
Bu ülkenin başkenti ve biz, unuttuk o günden beri ağız dolusu gülmeyi.

Ancak hiçbir zaman unutmadık, unutturmayacağız yitirdiğimiz canları ve kalleşçe katliamlarınızı!

Hep Onur’la ve gururla haykıracağız yitirdiğimiz her bir canımızın adını.

Yitirdiğimiz 103 can sayı değil, İnsan.

Tarifi mümkün olmayan acılarla yaşamaya çalışan bizlerin bir daha geri gelmeyecek hayatlarını çaldınız.

Bilir misiniz her yıl 10 Ekim geldiğinde burnunda kan, biber gazı kokusu hissederek yaşamayı.

Bilir misiniz böylesi vahşi bir katliamdan sonra yaralarımızı sarmaya çalışırken, yitirdiğimiz canlarımızın ardından “ben niye ölmedim” diyerek acı içerisinde suçlu gibi yaşamayı.

Hissedebilir misiniz cansız bedenlerimiz üzerinden geçen polis araçlarının canımızı ne kadar acıttığını ?

Bilir misiniz babasını, annesini soran her bir çocuğa gözlerini para ve kazanç hırsı bürümüş muktedirlerin kirli savaş ve katliamlarıyla bir daha geriye gelmeyeceklerini anlatmayı.

Anlatabilir miyiz çocuklarımıza sekiz yaşındaki ve Veysel’in babasıyla birlikte özgürlük ve barış taleplerini haykırırken haince katledilmesini.

Bilir misiniz tarifi mümkünsüz acılarla bu acılara alışamadan, katlanıp yaşamasını?

Bilirmisiniz çok şey anlatmak isteyip te boğazınızın düğümlenerek kelimelerin kifayetsiz kalmasını?

Bizler biliyoruz! Yaşadık, yaşıyoruz.

Onun için bu katliamın 5. Yılında ilk günkü gibi öfkeliyiz, yastayız, kararlıyız, korkmuyoruz, yılmadık ve vazgeçmeyeceğiz emek, demokrasi, özgürlük ve barışı avazımız çıktığı kadar haykırarak savunmaktan.

10 Ekim tarifi mümkün olmayan acılarımızın ve hiçbir zaman iyileşmeyecek yürek yaralarımızın adıdır.

10 Ekim, üzerinde barış yazan pankartlarımızın parçalanmış bedenlerimize sarılmasının adıdır.

10 Ekim emekten yana olmanın adıdır.

10 Ekim kadına ve çocuğa karşı istismar ve şiddete karşı olmanın adıdır

10 Ekim yaşam alanlarımızın savunulmasının adıdır.

10 Ekim baskı zor ve hukuksuzluğa karşı demokrasi ve özgürlüklerin savunulmasının adıdır.

10 Ekim savaşa karşı barışın ve kardeşliğin savunulmasının adıdır.

10 Ekim insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Bizler katillerimizi tanıyoruz. Bizlerin katilleri bu ülkede Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun’dan Hrant Dink’e, 1977 1 Mayıs’ın dan 16 Mart Beyazıt Kampüsü katliamına, 8 Ekim Ankara Bahçelievler katliamından Çorum, Kahramanmaraş, Sivas, Diyarbakır, Suruç olmak üzere birçok katliamda; kandan ve yaratmaya çalıştıkları korku ikliminden beslenen emek ve barış düşmanlarıdır.

Bizler katillerimizi tanıyoruz. Bu katliamdan sonra kameralar karşısında sırıtarak poz verenler, bu katliamından sonra “oylarımız arttı” deyip, şimdiyse “o dönemi anlatırsam kimse insan içine çıkamaz” diyenler, bu katliamın kırmızı bültenle aranan bir numaralı sanığını Ankara’da ağırlayanlar, “verin 400 milletvekilini” bu iş bitsin diyenler.

Bu ülkede barış isteyen akademisyenlerin barış taleplerine bile tahammül edemeyerek, bu ülkenin yetişmiş en güzel değerlerini açlığa mahkum etmeye çalışanlar.

Ancak er yada geç hakikatler ortaya çıkar.

Bizler bir daha böylesi katliamlar yaşanmaması için, bu katliamla ilgili birkaç tetikçi değil bütün failler yargılanıncaya kadar, adalet arayışımızı sürdüreceğiz.

Ülkemizde yargı, hukuk ve adalet kavramları yerine talimatlarla yürüse bile, gerçekler ortaya çıkıp bütün failler yargılandığında yürek sızılarımız biraz olsun hafifleyecek ve bu ülkede barışı ve kardeşliği savunduğu için yaşamlarını feda edenler tarihte onurla, sizler ise katiller olarak yer alacaksınız.

Son söz olarak; haksızlıktan yüce, sevgi nefretten üstün, aydınlık karanlıktan güçlü ise çaresi yok dostlar biz kazanacağız, biz kazanacağız.

Emekten, demokrasiden, özgürlüklerden, barıştan yana olanlar kazanacak.

Emek, demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinde yitirdiğimiz bütün canlar yolumuza ışık olsun.”

Emek ve Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını DİSK 3. Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“10 Ekim katliamının üzerinden beş yıl geçti…
“Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi” diyenlere düşmanca saldırdılar. Türkiye’nin dört bir yanından gelen on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingimize savaştan, gerilimden, kaostan, kutuplaşmadan beslenen karanlık odaklar katliamla cevap verdiler.

103 insanımızı yitirdiğimiz, yüzlerce insanımızın fiziksel, yüzbinlerce insanımızın ruhsal olarak yaralandığı 10 Ekim katliamı, emek, barış ve demokrasi uğruna ödenen ağır bedellerden sadece biridir.

10 Ekim katliamı, 6 Haziran Diyarbakır ve 20 Temmuz 2015 Suruç katliamlarıyla başlayan ve ardı ardına gelen IŞİD saldırılarının bir parçasıdır. Başta 10 Ekim katliamı olmak üzere 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimleri arasında bunca katliamın neden yaşandığının cevabı verilmeden 10 Ekim katliamının arka planı aydınlatılamayacaktır.

Katliam sonrası anket yapıp oylarının ne kadar arttığını araştıranların, “Kokteyl örgüt” diyerek davayı sulandıranların, yol kontrollerini kaldırarak katillere adeta koridor açanların, saldırı olacağı istihbaratını tertip komitesinden gizleyenlerin, patlamaların ardından birçok kişinin yaşamını yitirmesine neden olan gaz sıkma emri verenlerin, ambulansların geç gelmesinin sorumlusu olanların, güvenlik tedbiri almayanların katliamdaki rolü ortaya çıkarılmadıkça, asıl failler yargılanmadıkça 10 Ekim dosyası kapanmayacaktır.

1 Mayıs katliamından Maraş katliamına, Bahçelievler katliamından Sivas katliamına, bu ülkenin katliamları ile hesaplaşmak için mücadele verenlerin karşısına çıkarılan duvarları ve engelleri biliyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne duvarlar örerlerse örsünler, o duvarı yıkacak tuğlaları çekip çıkaracağımızdan kimse kuşku duymamalıdır.

10 Ekim katliamında rolü olan, görevini ihmal eden, katliama yol veren ve emir veren tüm sorumlular yargılanana ve hak ettikleri cezayı alana kadar öfkemizi diri tutacağız. Katliamın unutturulmak istenmesine izin vermeyeceğiz. Katledilen arkadaşlarımızın hesabını mutlaka soracağız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak, 10 Ekim Ankara katliamının beşinci yıldönümünde sözümüzü bir kez daha yineliyoruz: Bu toprakları katliamlarla, faili meçhul cinayetlerle anılmaktan çıkararak barış ve demokrasiyle taçlandıracak, emeğin ve bir arada yaşama iradesinin egemen olduğu Türkiye’yi yitirdiğimiz canlarımıza, yoldaşlarımıza, 103 karanfilimize armağan edeceğiz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

İzmir Emek Demokrasi Güçleri açıklamadan sonra Gündoğdu Meydanı’na yürüdü ve Ankara Katliamında yitirdiğimiz 103 direnç çiçeği adına denize 103 karanfil bıraktı.

İzmir Emek Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanından araçla Doğançay mezarlığına gitti. Direnç çiçeklerimizden Berna Koç ve Ayşe Kılıç’ı ziyaret etti.

İzmir Kadın Platformu TBMM’ni göreve çağırdı; Kadına yönelik erkek şiddetine karşı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması ile ilgili çalışmaları TBMM gündemine alın. Meclis’in tüm çalışmalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği ilkeleri hayata geçirin.

İzmir Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açanlara sözümüz var: haklarımızdan vazgeçmiyoruz dedi. Türkan saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kadınlar Meclis’in açıldığı gün, milletvekillerine görevini yerine getirmeye çağırdı.

Açıklama şöyle;

“Kadınların her gün erkekler tarafından katledildiği, cinsel saldırıya uğradığı bir ülkede iktidar ısrarla İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açıyor ve sözleşmenin uygulanmasında çeşitli engeller çıkararak kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların haklarını açıkça gasp ediyor.

Ülkede kadınların hayatı giderek zorlaşıyor. Pandemi koşullarında kadınların artan bakım yükü, eğitim ve öğretimin bile bir kadın emeği meselesi haline gelmiş olması, ekonomik göstergeler her kötüye gittiği dönemde olduğu gibi artan kadın işsizliği, bu koşullarda kadınların uğradığı ayrımcılık ve şiddet, yaşamlarımızı her zamankinden daha çok zorlaştırıyor. Dahası son yaşanan operasyonlarda olduğu gibi politik kadınlar uydurma gerekçelerle sürekli gözaltı ve tutuklamalarla tehdit ediliyor.
Elbette ki ne bu tehditler ne omuzlarımıza yıkılan dünyanın yükü ne de erkek şiddeti bize geri adım attırmıyor.

“ İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula” diyen bizler sözleşmeyi TARTIŞTIRMIYORUZ, UYGULATACAĞIZ VE TAKİPTEYİZ.

Meclis’in açıldığı bugün de İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İÇİN TAKİPTEYİZ HAKLARIMIZDAN VE HAYATLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ.

İstanbul sözleşmesi yaşatır
Sözleşmeyi uygula, meclis görev başına

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasında görevi olan Meclis’in derhal denetim görevlerini yerine getirmesini, kadınların kazanılmış hakkı olan İstanbul Sözleşmesi’nin ayrım yapılmaksızın uygulatılması için harekete geçmesini istiyoruz. Bir kişi daha eksilmemek için, TAKİPTEYİZ HAKLARIMIZDAN VE HAYATLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ.

Her gün kadına yönelik şiddet haberleri alan biz kadınlar, birçok failin hâlâ cezasız kaldığını, serbest dolaştığını görüyoruz.

Uzman Çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğrayan 17 yaşındaki İ.E. intihar etti ve hastanede hayatını kaybetti. Devlet ise Musa Orhan’ın cezalandırılması için sosyal medyada tepki oluşana kadar hiçbir adım atmadı. Erkek egemen devlet ve adalet yüzünden katiller serbest. Tecavüzcü- katil Musa Orhan’ın serbest bırakılmasıyla devlet kadınlara tecavüzü de katliamı da reva gördüğünü bir kez daha alenen itiraf etti.

28 Eylül’de İstanbul’da bir trans kadın bir erkek tarafından katledildi ve arkadaşımızın ailesinin tüm itirazlarına rağmen fail serbest bırakıldı.

Failler serbest bırakılırken; pandemi bahane edilerek çıkarılan infaz yasasıyla şiddet faili erkekler, katiller serbest bırakılırken; Nevin Yıldırım gibi, Aylin Işık gibi hayatlarını kendileri korumak zorunda olan kadınlar hala hapishanedeler.

Erkek adalet değil gerçek adalet

5 Ocak’tan beri kayıp olan Gülistan Doku için valilik “sonuç alınamamıştır” diyerek arama çalışmalarını bitirdiğini duyurdu. Baş şüpheli Zainal Abarakov’un polis olan babası pozisyonunu kullanarak soruşturmanın bizzat içinde yer aldı, delilleri kararttı, delil uydurdu ve soruşturmayı engelledi.

Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı Uzman Çavuş Musa Orhan daha önce tutuklanmış olurdu.
Eğer sözleşme uygulansaydı Zainal’ın babası soruşturmaya müdahale edemez, Gülistan Doku’ya ne olduğunu bilirdik.
Eğer sözleşme uygulansaydı Aleyna Çakır, Remziye Yoldaş, Duygu Delen, Rihab El Rihabi, Nadira Kadirova, Ebru Erdem cinayetleri şüpheli ölüm olarak geçmezdi. Cinayetlerin üstünü kapatmaya çalışan erkekler, siyasiler, kolluk kuvvetleri cezasız kalmazdı.
İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, cezasızlık ve faile hoşgörü son bulsaydı, bugün birçok kadın yanımızda olabilirdi.

Yaşamak için, haklarımız için, İstanbul Sözleşmesi için takipteyiz ve sormaya vveyaşamak için ısrara devam edeceğiz

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz

Evde, sokakta, kampüslerde, iş yerlerinde şiddete maruz kalan biz kadınlarız, şiddet failleri cezasız kalan biz kadınlarız, İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı için ölen biz kadınlarız, LGBTİ+’larız. Ve bizler Emine Bulut için, Pınar Gültekin için, Şule Çet için, Hande Kader için nasıl sokakları doldurduysak bugün de Meclis’in İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına dair sorumlulukları için sokaklardayız.

Erkekleri korumayın, aklamayın yargılayın.

Bize hayatı dar eden erkeklerin, erkek şiddetinin, bunu meşrulaştıran devletlerin bahanesi çok! Bizim susmaya niyetimiz yok.

Duygu Delen, Mehmet Kaplan tarafından 4.kattaki bir evin balkonundan itilerek öldürüldü. Mehmet Kaplan ifadesinde “tartışmıştık, kendi atladı” dedi. Davaya kısıtlama getirilmesi sebebiyle Duygu’nun otopsi raporu bile avukatlarına bir süre gösterilmedi. Sonraki günlerde ise Mehmet Kaplan’ın alkollü araç kullanarak bir kadının ölümüne sebep olduğu, ev hapsinde ve adli kontrolde tutulması gerekirken buna uymadığı, dışarıda serbest dolaştığı ve hiç denetlenmediği ortaya çıktı. Şüpheli kadın ölümlerinde gizlenenin erkek şiddeti olduğunu biliyoruz.

Meltem Dağ, Serap Ö, Handan Bul, Sezay Kosçak boşanmak istedikleri için erkekler tarafından katledildiler. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun etkili bir şekilde uygulanmadığı için kadınlar katledilirken şüpheli, faili meçhul cinayet diyemezsiniz! Failler ortada ve faillere cesaret veren kadın düşmanı politikalar da ortada!

Koruma aklama yargıla

Tarikatlerin eline teslim edilen çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları artarken dosyalar kapatılmaya, deliller karartılmaya çalışılıyor. Cinsel istismara uğramış çocuklar için devletin bakanları “Bir kereden bir şey olmaz” diyor.

Koruma kararı olan kadınlar erkekler tarafından katledilirken hayatlarımız, haklarımız tehlike altında.

LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri perçinlenirken İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayan her kurum suç işlemiş oluyor.

İstanbul Sözleşmesi bizim yaşam güvencemiz; derhal uygulayın, şiddeti durdurun.

İstanbul Sözleşmesi’ni uygulanması, uygulatılması, denetleme mekanizmalarının devreye sokulması Milletvekilliğinin bir gereğidir. Kadın düşmanı politikalara, erkek egemen zihniyete karşı gözümüz üzerinizde. İstanbul Sözleşmesi için, hayatlarımız, haklarımız için milyonlarca kadın meclisteyiz, sokaklardayız, hayatın her yerindeyiz.

Sözleşmeye alternatif olabilecek “yerli” bir sözleşme hazırlama ve basına sızan bilgilere göre Erdoğan’ın “biraz gündemden düşürün” uyarısıyla Meclis açıldıktan sonraya bırakıldığı söylenen İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme çalışmalarına karşı takipteyiz. Meclisin yeni yasama yılında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Ve göreve çağırıyoruz. Kadına yönelik erkek şiddetine karşı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması ile ilgili çalışmaları TBMM gündemine alın. Meclis’in tüm çalışmalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği ilkeleri hayata geçirin.

İstanbul sözleşmesi yaşatır
Yaşasın kadın dayanışması

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, demokrasi, barış ve laiklik gibi taleplere yönelik çağrılara kulak tıkayan, şiddeti tırmandıran, temel hak ve özgürlükleri askıya alan, devletin zor aygıtlarını siyasal amaçları için kullanan iktidara seslenerek gözaltına alınan seçilmişlerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını istedi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hakların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik gözaltı ve operasyonları protesto etti. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan basın açıklamasına demokrasi güçleri bileşenleri ve CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır da katıldı. Katılımcılar “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Gözaltılar baskılar bizi yıldıramaz”, “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganlarını attı.

Basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Veysel Beyazadam yaptı.

Açıklama şöyle;

“İnsan yaşamını şekillendiren tüm değerler ortaklaştıkça anlam kazanır. Birlikteliği barışçıl, eşit ve özgür temelden yoksun olan sistemler ortaklıktan uzaktır. Ortak değerlerden söz eden iktidarlar anayasal sorumluluklarını unutup tekçi, ayrıştırıcı, baskıcı, gerici ve ırkçı savrulmalar yaşayabiliyorlar. Bu kara tablolardan biri maalesef yine yüzünü gösterdi.

İktidar, siyasallaştırdığı yargı eliyle askeri darbe dönemlerinde dahi asgari olarak gözetilen hukuk normlarını ayaklar altına alarak muhalif kesimlere yönelik operasyonlarına bir yenisini daha ekledi. İşsizlik rekor üzerine rekor kırarken, enflasyon halkı yoksullaştırırken, yurttaşları tehdit eden salgın hastalık nedeniyle hastaneler dolup taşarken ve resmi rakamlarla her gün 70’in üstünde insan salgından dolayı yaşamını kaybederken ülkeyi yönetenlerden beklenen bu sorunların çözülmesidir. Ancak iktidar çözüm yaratmak yerine baskı ve zor araçlarıyla muhalefeti susturmaya çalışmaktadır.

25 Eylül 2020’de tamamı siyasal faaliyetlerde yer alan HDP’li onlarca siyasetçinin ve muhaliflerin gözaltına alınması ekonomik ve siyasi politikalarına rıza üretememesi ve biriken öfkeyi zorla bastırmak istemesinin, kendi iktidarını sürdürmek ve krizi yönetilebilir kılmak için zora başvurmasının ifadesidir. Politikasızlığın, çözümsüzlüğün polisiye yöntemlerle örtülmeye çalışılmasıdır. Anayasa Mahkemesi tarafından haklarında verilen beraat kararlarına rağmen aynı iddiayla seçilmişlerin gözaltına alınması tam anlamıyla akıl tutulmasıdır.
Açık ki, “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde” masa başı stratejilerle ülkenin değil kendilerinin geleceğinin kurtarılmasının senaryoları hayata geçirilmektedir. Eski defterleri karıştırarak akılları bulandırmaya çalışanlar, asıl görevleri olan halklara hizmet etmelidirler. Seçilmişlere karşı yürütülen bu saldırılar, demokrasiye bağı zedelemektedir. İstenen şey, tek adam rejimiyse bilinmelidir ki bu ülkeyi emperyalist kuşatmadan kurtarmak için kanlarını akıtan Anadolu insanının basireti buna engel olacaktır.

İktidar ömrünü uzatma pahasına ülkeyi karanlık ve derinleştirdiği kutuplaştırma nedeniyle tehlikeli bir noktaya sürüklemektedir.

Demokrasi, barış ve laiklik gibi taleplere yönelik çağrılara kulak tıkayan, şiddeti tırmandıran, temel hak ve özgürlükleri askıya alan, devletin zor aygıtlarını siyasal amaçları için kullanan iktidar bilmelidir ki, hukuk bir gün kendilerine de lazım olacaktır!

Siyasal amaçlarla, siyasal beklenti ve hedeflerle yapılan hukuksuz gözaltı operasyonunu kınıyor, protesto ediyoruz. Gözaltına alınan seçilmişlerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını bekliyoruz.
Emek ve demokrasi güçleri olarak bu hukuksuzluklara cevabımız her zamankinden daha fazla dayanışma ve birlikte mücadeleyi yükseltmek olacaktır.

İktidara İzmir’den sesleniyoruz: Demokrasiye sahip çıkacağız!
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

12 Eylül askeri faşist cuntası AKP-MHP iktidarı ile devam ediyor..

 

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül darbesinin 40’ıncı yıldönümünde faşizmi, darbeciliği lanetliyor, hayatını kaybeden direnç çiceklerini saygıyla anıyoruz

12 Eylül faşist cunta yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini kapatmış, işçi sınıfının ve emekçilerin sermayeye karşı grevlerini direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri işkence merkezleri haline gelmişti
Faşist Askeri Cunta iktidar döneminde hertürden zulüm, zorbalık ve hukuk dışı eylemler devleti yönetme ekseni oldu.
Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.
517 kişiye idam cezası verildi.
259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.
49 kişi idam edildi
71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.
171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.
1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
47 yargıç görevden atıldı.
7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.
937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
31 gazeteci cezaevine konuldu.
Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci öldürüldü.
49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu için imha edildi.(1)

Bugün 12 eylül yönetim çizgisi her anlamda sürmektedir. Parlemento işlevsiz kılınmıştır. Kararnamelerle ülke yönetilir duruma gelmiştir. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta ve yerlerine kayyum atanmaktadır. Binlerce kamu çalışanı ve akademisyen yargı kararı olmaksızın mağdur edilmiştir. Üniversiteler ve okullar liyakat, birikim ve akademik kariyere bakılmaksızın iktidarın yandaş memurlarınca yönetilir duruma getirilmiştir. Eğitim sistemi yap-boz politikalarıyla yönetilmektedir. Eğitim ve öğretim de laisizm tasfiye edilmiştir. Sağlık sistemi tamamen katkı adı altında paralı hale getirilmiştir.

Covid-19 virüsü ile mücadele başarısız olmuş, vaka ve ölüm sayıları halktan gizlenmekte, sayılar düşük gösterilmektedir. Halk sağlığı büyük bir tehdit altındadır. Fabrikalarda, işletmelerde işçiler pandemi koşulları altında çalıştırılmakta, işçi sağlığı ve güvenliği yoktur.
Adalet hak ve hukuk yoktur. Adalet iktidara bağımlı durumdadır. Düşünce ve ifade etme özgürlüğü yoktur. Gazeteciler hukukçular hapishanelerde çürütülmektedir. Cezaevleri hasta tutsaklarla doludur. İnsanlar kaçırılmakta, muhbirlik teklif edilmektedir, gözaltında kişilere işkence ve kötü muamele yapılmaktadır, muhaliflerin can güvenliği bulunmamaktadır.

Doğa, yeraltı-yerüstü milli zenginlikler talan edilmektedir. Ormanlarımız maden ve altın uğruna çokuluslu şirketlerin talanına açılmıştır. Jeotermal enerji adı altında Aydın ovası bitirilmek istenmektedir. Ormanlarımız korunmamakta ve heryıl binlerce hektar orman yakılmaktadır.. Yangın söndürmek için teknik araçlar helikopter vb. yetersizdir.

Bütün komşu ülkelerle sorunlu bir dış politika izlenmektedir. Akdeniz’ savaş tamtamları çalınmaktadır. Suriye’nin içişlerine karışan ve iç savaşın tarafı olan bir askeri-siyasi bir politika izlenmektedir. Tarım bitirilmiştir. Sorunlar saymakla bitmemektedir.

Emekçiler, işçiler, emekliler düşük ücretler ve hayat pahalılığı karşısında güç durumdadır.

Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle bir çıkış bulmak mümkündür

(1) Tihv Dökümantasyon

SF Trade Tekstil’de Deriteks Sendikasına üye oldukları için işten atılan ve haklarında 200 bin lira tazminat davası açılan kadın işçiler yalnız değildir.

İzmir Gaziemir Serbest Bölgede kurulu SF Trade Tekstil Fabrikası’nda direnişte olan kadın işçilere karşı patronun açtığı tazminat davası bugün başladı. Sendika düşmanlığıyla sık sık gündeme gelen SF Trade’de geçen yıl Deri, Dokuma ve Tekstil İşçileri Sendikası’na (DERİTEKS) üye olan iki kadın işçi işten atılmış, işçiler fabrikanın önünde direnişe geçmişti. Ardından 2 kadın işçinin daha çıkarılmasıyla direnişteki işçi sayısı 4’e yükselmişti. Kadın işçiler sendikal faaliyet yürütükleri için ekim 2019 tarihinden beri direniyor.

Kadın işçiler, Covid-19 koşulları öncesi 200 gün Gaziemir Serbest Bölge girişinde direnişlerini sürdürdüler. Pandemi sonrası da sendikalı olarak ise geri dönüş ısrarını sürdürdüler. Direnişin 325 gündür sürmesi ve kadın işçilerin hak alma mücadelesindeki kararlılıkları ve direnişin çalışan diğer işçiler üzerindeki etkisi karşısında patronların buna karşı bir göz korkutma, yıldırma politikası oluşturması gerekiyordu. Direnen kadın işçiler hakkında ticari rekabeti zedeledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular ve bu tazminat davası açıldı.

Dava dosyasında direnişte olan işçilerin ikisine SF Tekstil Trade’in üretim yaptığı markaları açıklayıp prestijini, imajını kırarak, ‘ticari kuruluşun rekabet gücünü azalttığı’ iddiasıyla her biri için 100 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi olmak üzere 200 bin lira tazminat ödemesi isteniyor. Bugün yapılan duruşmada mahkeme tanıkların ve belgelerin görülmesi, dinlenmesi için duruşmayı 24 Aralığa erteledi.

Patronun, sendikal örgütlenme hakkını çiğneyerek haksız şekilde işten attığı işçilerden rövanş olarak, direndikleri ve işlerini geri istedikleri için tazminat isteyebilmesi diğer işçilere dönük tehdit ve direnişin onurlu etkisini kırmak, sendikanın daha fazla üye kaydetmesini engelleme amaçlıdır. İşveren pandemi olduğu gerekçesiyle, işçileri işten çıkarıyor, Taşeron işçi çalıştırıyor. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak, daha ucuz işgücüyle, örgütsüz işçilerle daha fazla kar için üretimi sürdürmek tercih ettiği bir yöntemdir. Bu oyun 2015 te Deriteks in fabrikada örgütlenmeye başlamasıyla SF Trade Tekstil Fabrikasında oynanmaktadır.

Deriteks Sendikası “Bu yolun bir defa açılması halinde işçilerin her türlü eylem ve açıklamalarının ve hatta sadece “sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık” demelerinin dahi işverenlerin ticari haklarının ihlal edildiği iddiası ile suçlama ve “haksız rekabet” hükümlerine göre cezalandırılma tehdidi ile karşılaşacağı görülmektedir. Nitekim işverence yapılan şikayetler ve açılan davalarda, Sendikamızın, Sendikamız yöneticilerinin ve üyelerimizin sosyal medya paylaşımlarına delil olarak dayanılmakta olup işverence yapılan gözetleme ve sürekli baskı bu yolla işyeri dışınada taşınmıştır. İşyeri içerisinde sendika üyelerine uygulanan baskı ve tecrit, işyeri dışında da direnişimizin yalıtılması, işten çıkarılan üyelerimiz ile Sendikamızın sesini duyurma yollarının kesilmesi ve her türlü destekten yoksun bırakılması amaçlı olarak sürmektedir. SF işverenin asıl amacı, sadece fabrikasındaki sendikal örgütlenmenin önünü kesmek değil, yürüttüğü sendikasızlaştırma operasyonunun mağduru olan işçilerin, işten atıldıktan ve iş sözleşmeleri sona erdikten sonra da ağızlarını açamadıkları, kamuoyuna başlarına geleni dahi anlatamadıkları bir ortamı yaratmaktır.” diyor.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade işçisi kadınlar yalnız değildir. Emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin yanındadır. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.

12 Eylül Utanç Müzesi İzmir’de açılamadı. Valiliğin baskısı ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve bürokratları serginin arkasında durmadılar.


(Fotoğraf:Adnan Saygun Sanat Merkezi’nden)

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül Darbesi’nin 40’ıncı yılı kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığı ve Adnan Saygun Sanat Merkezi’inde açacakları serginin, Valilik tarafından yapılan müdahaleler sonucu ertelendiğini duyurdu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bürokratları, baskıları gerekçe göstererek serginin formatına, içeriğine müdahale ederek, sergiyi yeniden dizayn etmek istediler. Başkan Tunç Soyer Utanç Müzesi’nin açılmasının arkasında durmadı.

Müdahale edilen içeriklerden biri de Mazlum Doğan’ın fotoğrafıydı. 12 Eylül döneminde tutuklanan Mazlum Doğan, Diyarbakır Cezaevi’ndeki kötü koşulları protesto etmek için 21 Mart 1982 yılında Nevruz günü kendisini yakmıştı. Doğan hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. Diyarbakır zindanlarındaki vahşi işkencelerin ve katliamların teşhir edilmesi istenmemişti. Kurulacak olan idam sehpası mekanına da müdahale edildi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yaptığı açıklamada “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığımız 12 Eylül’ ün 40. Yılında Ne Darbe Ne Diktatörlük 12 Eylül Utanç Müzesi kapsamındaki etkinliklerimiz Valiliğin ve Valiliğin baskı altına aldığı Bürokrasinin kurulumunu yaptığımız, serginin formatına yaptıkları müdahaleler sonucu etkinliklerimizin tamamını ileri bir tarihe erteledik.” dedi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri Utanç Müzesini İzmir Adnan Saygun Sanat Merkezine taşımışlar ve sergi salonuna önemli ölçüde yerleştirme yapmışlardı. Önceki yıllarda Utanç Müzesi İzmir’de Tepekule Kongre Merkezi’nde açılmıştı. 12 Eylül Utanç Müzesi Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından 2010 yılında kurulmuştu. Federasyon İzmir’de açılamayan müze için “. Yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdük çalışmalarımızı. Dostlarımızın, emek ve demokrasi güçlerinin katkılarıyla eksikliklerimizi gidererek kalıcı bir gayrı resmi tarih müzesinin tuğlalarını örüyoruz. 12 Eylül’ün kırkıncı yılında İzmir’de bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 12 EYLÜLÜN 40.YILINDA NE DARBE NE DİKTATÖRLÜK” diyordu.

Utanç Müzesi 12 Eylül faşist askeri cuntasının yıldönümünde Başkan Tunç Soyer’in konuşmasıyla açılacak,12-25 eylül tarihleri arasında; canlı müzik Düşgezginleri, 12 Eylül Hukuku paneli, film gösterimleri , söyleşi “Devrim Fikri ısrarında ’68 ve ’78”, 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası belgesel filmi, 12 Eylül Anneleri ve Tanıklıklar belgesel filmi, tiyatro oyunu, konser vb. etkinlikler yapılacaktı. Programın içeriğinin hazırlanması sürecinde katılımcılar emek yoğun bir çalışma yapmışlardı..

İzmir’de hak örgütleri Sakarya’da kürt mevsimlik işçilere yapılan ırkçı saldırıya karşı “Susma ırkçılığa karşı mücadele et” dedi.

Sakarya’da tarım işçiliği yapmak için Mardin’in Mazıdağı ilçesinden gelen kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisine yapılan ırkçı saldırı Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD)’nin düzenlediği ortak açıklama ile protesto edildi. Açıklama Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapıldı.

Açıklamayı ÇHD İzmir Şube Sekreteri Erdoğan Akdoğdu yaptı.

“Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan avazı çıktığı kadar bağırmıştı “kadında olsa, çocukta olsa gereken yapılacaktır.” Diye. Gereken ne idi açıkça söylemese de hepimiz biliyorduk aslında Kürt halkının yok edilmesi için güvenlik güçlerine talimat vermişti. Tabi ki bununla da bitmeyecekti. “Tek dil, tek bayrak, tek din, tek vatan” dedi aynı başbakan. Kürt illerinde güvenlik güçlerine verdiği talimatı ırkçı söylemleriyle ve eylemleriyle harmanladı Türkiye coğrafyasının tamamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN.

Kendinden olmayanı yok et diye buyurdu ve yok ettirmeye başladı. Geçtiğimiz yedi yılda kayıtlara geçen onun üzerinde ırkçı saldırı gerçekleşti bu topraklarda, çünkü talimat en büyük yerden verilmişti.

– Ankara’da kürtçe müzik dinlediği için Barış ÇAKAN adlı genç öldürüldü.
– İstanbul’da işe giderken servis aracında kürtçe konuştuğu için öldürüldü Rıdvan İŞLER,
– İstanbul Kağıthane’de işe gitmek için otobüs beklerken kürtçe konuştuğu için öldürüldü Sedat AKBAŞ,
– Ağrıda askerlik yaparken kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan Fikret AYDEMİR günlerce tedavi gördü
– Gaziantepte askerlik yapan Yüksekovalı genç telefonunda selahattin demirtaş’ın fotoğrafı olduğu için saldırıya uğradı.
– 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı hastanede yatan eşiyle kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı
– sakarya’da kürtçe konuştukları için baba ve oğul saldırıya uğradı. Baba Kadir Sakçı hayatını kaybederken oğlu ağır şekilde yaralandı
– yine sakarya’da fındık işçiliği yapan şirin Tosun uğradığı saldırı sonucunda ağır şekilde yaralandı ve tedavi gördüğü hastanede yaşam mücadelesini kaybetti.

Talimatı yerine getireceklerin adresi yine Sakarya’ydı. Mardin’in Mazıdağı ilçesinden kalkıp 1340 kilometre yol giden kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisi uğradığı ırkçı saldırı sonucunda Sakarya’yı terk etmek zorunda kaldı. Oysaki uğradıkları zulmü hak etmemişlerdi. Tek dertleri ekmek parası kazanmaktı. Belki de köyleri yakılıp yıkılmasaydı, dağları taşları bombalanıp ot bitmez hale getirilmeseydi kendi topraklarında kendi işlerini yapacaklardı. Ama çalışmak zorundaydılar. Yok, pahasına emek verip çalışmak ve para kazanmak zorundaydılar.

Her gün yaptıkları işi yapmak için gittikleri fındık bahçesine gitmiş ve işverenlerinin ve bölge halkının ırkçı saldırısına maruz kalmışlardı. Can havliyle memleketlerine dönen 16 tarım işçisi uğradıkları saldırının, hakaretin ve sömürülen emeklerinin hesaplarını kimlerden sorabilecekti. Çünkü talimat en yukardan gelmişti. İktidarın kendi elleriyle ektikleri ırkçılık tohumları meyvelerini veriyordu.

Sosyal medya hesaplarından paylaşılan görüntülerde gerçekleşen saldırının failleri açık seçik görülebilmekte. Düzmece yargılamalarla adalet senaryolarının oynanmasını kabul etmeyeceğiz. Sakarya’da meydana gelen ırkçı saldırının münferit bir saldırı olmadığını biliyoruz. Kendinden olmayanı yok ettiren bu zihniyeti tanımıyoruz. İnsanca yaşam hakkının en kutsal hak olduğunu ve herkes için mutlak olduğunu bir kez daha dile getiriyoruz. Yıllardır her türlü ırkçılık ve ayrımcılığın karşısında duran biz insan hakları savunucuları toplumsal barışı zedeleyen ve çatışmayı körükleyen bu uygulamalara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

İHD, ÇHD, ÖHD, TİHV

İBRAHİM DÖLEN

                                                                                 iBRAHİM DÖLEN (1953-03.09.2020)

İbrahim Dölen, 1953 yılı Silifke’nin eski adıyla Tekir köyünde, yeni adı ile Atayurt Mahallesinde doğmuştur. Babası çiftçidir, daha çok kendi toprağını işleyen zaman zaman da oralarda “ortak” denilen  bir başkasının toprağını da kullanan, ürünü paylaşan,  çalışkan  bir üreticidir. Pamuk, susam ekerler, kendi ihtiyaçlarını karşılamak  için de inek besler; ailede küçük büyük demeden herkes gücü yettiğince her işi yapar.  İbrahim’in annesi Zekiye de aynı köydendir, ev emekçisidir; her köylü kadını gibi yaşamın önlerine çıkardığı her zorlukla mücadele etmek, her gün kendisi dahil dokuz canı, beslemek, yaşamlarını her gün yeniden ve yeniden üretmek yani çok emek harcamak zorunda kalan fedakar bir kadındır. Aile ikisi kız yedi çocukludur çocuklar ile ana-baba birbirleriyle barışık, sıcak, sevgi yüklüdür.

İbrahim ilkokulu köyünde bitirir, köylük yerde işler bazen  o kadar çok ve  yoğun olur ki oyun oynamaya vakit bulamaz. Köyün içinde bir mera ‘çayırlık’ denilen alanda  arkadaşlarıyla  top oynar.  Çoğu erkek çocuk gibi futbolu sever, oyunu da öyle.. bir de savaşmaca, esir almaca gibi kendilerince oyunlar..İbrahim ilkokuldayken  ailesi mahallede  Lara adında bir bakkal dükkanı da açar,  işletme işi neredeyse İbrahim’in üzerindedir. Okulda da başarılı bir öğrencidir; okul tam gün eğitim yapmaktadır, kalan zamanda oyuna ayıracak zaman pek azdır.

Köyün ahalisi sağ eğilimlidir ancak  gerici, radikal dinci yapılanmalar yok denecek kadar azdır. İbrahim in dedesi “Halil İbrahim dede” cumhuriyetçi ve laik yaşam düşüncesini benimsemiş bir kişidir. İlkokul yıllarında o siyasal dönemde CHP, Adalet Partisi ikilemi belirgindir. İki parti arasındaki rekabet çocuklarda iz bırakır, taraf olma eğilimi doğurur.  1970 li  yılların ortalarından başlayarak  sonraki  yıllarda,  gericilik artmaya başlar.

İlkokuldan sonra İbrahim Silifke Ortaokulu’na kaydolur;  Silifke’de İbrahim’in ağabeyinin oturduğu bir evleri daha vardır. İbrahim de  abisiyle birlikte   kalır ve ortaokula devam eder.  Ortaokul yıllarında buldukça  klasik yerli romanlar okur. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve diğerlerini.. Özellikle Orhan Kemal’in romanlarını okuduğunda zevkle ve heyacanla anlatmayı çok sever. Okul yılları İnönü’lü,  Demirel’li yıllardır, sosyal adaletsizlik, yoksulluk   vardır,  tohumluk alma, ilaçlama, toprağı işleme, gübreleme,  hem  kolay değildir hem de pahalıdır. Vergi sistemindeki adaletsizlik de köylünün belini bükmektedir.

1963-1975 Yılları ABD ordusunun Vietnam’daki savaşa müdahil olduğu,  savaş sırasında işkence, tecavüz, toplu infaz, sivillerin öldürülmesi ve kimyasal silah kullanmak gibi pek çok savaş suçu işlediği yıllardır. Bu yıllar ABD emperyalizmine karşı hem ülkemizde hem Avrupa’da hem de dünyanın birçok ülkesinde Amerikan karşıtı gösteriler, anti-emperyalist eylemlerin yaşandığı yıllardır. Ülkemizde de başta gençlik olmak üzere ezilen sınıflarda büyük bir uyanış, farkındalık, tepki yaşanmaktadır; İbrahim de kabaran bu anti emperyalist dalgadan etkilenir. Okulda, köyde, farklı alanlarda  demokrasi, özgürlük bağımsızlık saflarında yerini alır.

Bu dönemde Silifke Lisesi’nde  edebiyat öğretmeni Burhan Garip Şavlı ve Vecihi Timuroğlu (1965-1967 yıllarında lise müdürüdür)  gibi aydın, ilerici öğretmenler vardır.  Aydın, ilerici öğretmenler sayesinde gençler de büyük bilinçlenme ve aydınlanma süreci yaşarlar, edebiyatımızı tanır, okumaya yönlenirler, aralarında kitaplar, olaylar üzerine tartışırlar.  Devrimci gençliğin,  emperyalizme , 6.filoya karşı eylemleri,  bağımsızlık yürüyüşleri,  özgürlük mücadeleleri, topraksız köylülerin direnişlerinin, işçi  grevlerinin,  üreticilerin safında yer almaları ibrahim’i de etkiler.  Denizlerin idamına giden süreçte,  idamlarına karşı çıkan  bildirileri  lisenin bütün sınıflarında sıraların içine konur, örgütleyenlerin başını  İbo çeker.  Demirel’in iktidar sürecinde  traktörlerinin römorklarına dolarak köy köy  dolaşılır, iktidara, idamlara, infazlara, baskılara karşı çalışılır ve bu eylemlerin ön safında İbrahim vardır,  yaptıklarına güvenli, kararlı ve ataktır.

O yıllarda Silifke’de devrimci gençliğin örgütlenmesi öyle yaygın ve güçlü hale gelir ki faşistler saldırganlaşır. Silifkeli devrimcilerden Murat Gökten öğretmen Erdemli’de öldürülür, faili bulunamaz. Cinayet faili meçhul kalır.

Silifke sanayinin olduğu bir ilçe değildir, ahalisi çoğunlukla tarımla uğraşır;  1960’ lı, 70’ li yılarda pamuk, çeltik yani pirinç, susam ile mevsimlik sebzeler yetiştirilir;  aile işçiliği ağırlıkta olmakla birlikte topraksızlar ve işsizler için özellikle hasat zamanı  yevmiyeli tarım işçiliği vardır, tarım işçileri sendikalı değildir.  Bir de aynı dönemde SEKA Fabrika inşaatında çalışan “göçmen” işçiler vardır, çoğu kürt  kökenlidirler; İbrahim arkadaşlarıyla onların yanına sıklıkla gider, sıcak dostluk bağları kurarlar, inşaat sektöründeki bu işçiler de sendikasız, örgütsüzdür. Bu dönemde ilçede devrimci demokrat içerikte bir dernek kurulur,   bu örgütlenme  demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde  çok önemli işlevler üstlenir. “Halk geceleri” adıyla ozanların da katılımıyla etkinlikler düzenlenir halkla bağ kurulmaya, bilinç aktarılmaya çalışılır, bu çalışmalarda da İbrahim ve arkadaşları ön planda örgütleyicidir.

1973 -74 Yıllarında Buca Mimarlık Mühendislik Kimya Bölümüne kayıt olur,  üniversite gençliğinin  özerk demokratik üniversite mücadelesinin yanı sıra emperyalizme ve faşizme karşı mücadelesi içinde de   yer alır. 1974-75 Öğrenim yılında Buca Yüksek Öğrenim Derneği kuruluşunda yer alır; sonraki yıllarda Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği olarak adını değiştiren derneğin yıllarca başkanlığını sürdürür. Okuduğu ve yaşadığı Buca’da mahalli gençlik  ve liseli gençlik örgütlenmesinde de örgütleyici, yöneticidir.  Gecekondu yıkımlarına karşı mücadele eder. Gözü karalığı, cesareti, çalışkanlığı, yorulmak bilmez tarzıyla   Buca’daki faşist örgütlenmelere karşı da  mücadeyi örgütler. Tepecik’teki Motor Sanat Lisesinde  bildiri dağıtımı sonrasında  modern revizyonistlerin bıçaklı saldırısına uğrar,  bıçak karaciğer zarını yırtmıştır ve bu nedenle bir hafta tıp fakültesi hastanesinde tedavi görür.

1967-1971 yıllarında İstanbul, İzmir, Ankara’da üniversitelerde özel yüksekokullara karşı eylemler ve boykotlar yapılır. Eylemlerin amacı özel yüksekokulların kapatılmasıdır. Eylemlerin  de etkisiyle  Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla  1472 sayılı  25.8.1971 tarihli yasa ile özel okullar  devletleştirilir ancak  eski öğrencilerden ücret alınmasına da devam edilir.

İzmir’deki yüksekokullardan biri olan Buca Ege Özel Mimarlık Mühendislik Yüksek Okulu  devletleştirilen yüksek okullardan biridir.  1975-1976 Eğitim yılının ilk günlerinde  Buca Mimarlık ve Mühendislik  öğrencileri, E.Ü Mühendislik Bilimleri Fakültesi kapsamına  alınmaları,  barınma,  beslenme, ulaşım sorunları, asistanların özlük haklarının iyileştirilmesi , 1970 öncesi girişli öğrencilerin ücret ödeme yükümlülüğünün kaldırılması ve Fakülte Dekanı Prof.Dr. Kemal Karhan’ın istifa etmesi talepleriyle altı aya yakın  büyük öğrenci boykotu yapar; mitingler, gösteriler yürüyüşler  yapılır. Buca Yüksek Öğrenim Derneği( BYÖD) tarafından düzenlenen  ve 1976 Şubat ayında  yapılan mitingde fakülte dekanı Prof.Dr. Kemal Karhan’ın  maketi yakılır.. Öğrenci boykotuna Ege Üniversitesinin birçok bölümü katılır ve sonunda öğrenciler İstedikleri hakları alır. Bu haklar doğrultusunda mimarlık bölümü öğrencileri, Güzel Sanatlar Fakültesi kapsamında diğer mühendislik bilimleri öğrencileri E.Ü Mühendislik Bilimleri Fakültesi’nde öğrenime devam etme hakkı  kazanır. Bu mücadelenin sonucu İzmir’de bulunan yüksek okullar tasfiye edilerek Ege Üniversitesi’ne bağlanır.

1976 Yılı  şubat sonları,  belediye otobüsünde mimarlıkta okuyan Buca’da saldırganlığıyla tanınan Serdar  adlı faşistle karşılaşır, karşılıklı bakışmalar olur, otobüs İkiçeşmelik Caddesine girdiğinde Serdar  saldırıya hazırlanırken İbrahim ilk durakta hızla otobüsten iner ve zigzaklar çizerek koşmaya başlar; ne var ki aynı otobüste Sivas İmranlı’lı bir yurtsever devrimci daha vardır ve aynı durakta inmiştir, Serdar’ın sıktığı kurşunlardan biri ona isabet eder, barsaklarını parçalar; bir hafta sonunda hastanede yaşamını yitirir; İbo ya yönelen kurşunlar başka bir devrimciyi katletmiştir, bu olay onu kahreder.

Buca Eğitim Enstitüsü’nde faşist işgalin kırılması mücadelesinde yine ön sıralardadır; boykot yapan, okulu terk etmeyen devrimci öğrencilere arkadaşlarıyla desteğe giderler, faşist güruh el yapımı patlayıcıları üzerlerine attığında gözünü kırpmaz, üzerlerine yürür. Her sabah erkenden kalkar, Buca YDGD’den çıkar, Buca Eğitim Enstitüsü öğrencileriyle buluşup, kolkola girerek, yürüyüş nizamında okul girişine binasına kadar gidenlerin başındadır. Mücadele ile faşist işgal kırılır.   Hem dişe diş mücadeleyi hem dayanışmayı hem yol arkadaşlığının gereklerini yaşar, yaşatır, öğretir.

Mücadele içinde bir sevdası olur ve evlenirler, kararı aileler değil kendileri verirler. İbrahim 12 Eylül askeri faşist darbesinden kısa bir süre sonra aranmaya başlar, kaçaklık dönemlerinde birliktelikleri bozulmaz,  omuz omuza, yürek yüreğe yaşarlar, zorlukları birlikte aşarlar; bir oğulları olur.

Sevgili  İbomuz’u sevgiyle, özlemle anıyoruz; unutmayacağız.

 

 

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalizme,faşizme ve savaşa karşı barışın sesi İzmir Valiliği’nin yasaklamalarına karşın yükseltildi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında yapacağı 1 Eylül Dünya Barış Günü ve barış zinciri etkinliği İzmir Valiliği tarafından yasaklandı. İzmir Valiliği “1 Eylül Dünya barış Günü nedeniyle yapılacak, panel, fotoğraf sergisi, söyleşi, yürüyüş, barış zinciri, konser, piknik ve tüm etkinlikleri yasaklanmıştır” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri emperyalizme faşizme ve savaşa karşı barış etkinliklerinin yasaklanması üzerine Gündoğdu Meydanında bileşenleriyle birlikte açıklama yaptı. Açıklamaya HDP Milletvekilleri; Serpil Kemalbay, Necdet İpekyüz, Gülistan Koçyiğit, Peru Dündar ile Sezai Temelli de katıldı. Barış etkinliklerinin yasaklanmasına karşı halklar savaş değil barış istiyor dedi. Katılımcılar, barışı temsilen beyaz balonlar uçurdu..

Açıklama şöyle,

“Sevgili dostlar, değerli basın emekçileri bugün, insanlık tarihi boyunca yaşanan en kitlesel ve ağır yıkımlara, büyük acılara yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan 1 Eylül.

Bu yıkım ve acıların bir daha asla yaşanmaması için ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde halklar, her 1 Eylül’ de sömürüsüz, eşitlikçi, adaletli ve barış içinde uluslararası toplumsal bir düzenin tesis edilmesini talep ediyorlar. Bugün bizler de, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bu amaçla burada toplandık.

Söz konusu emperyalist paylaşım savaşının üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen maalesef barışın egemen olduğu, halkların eşit ve kardeşçe yaşadığı bir uluslararası düzen henüz sağlanamamıştır. Aksine küresel çapta doğal ve kültürel mirasın yok edilmesine yol açan, kitlesel yerinden edilmelere ve göçlere sebep olan, yoksulluk ve adaletsizliği, yanı sıra başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenlere ve ötekileştirilenlere yönelik eşitsizlikleri, ayrımcılığı ve şiddeti daha da derinleştiren iç savaşlar, bölgesel çatışmalar ve vekalet savaşları tüm hızıyla yaşanmaktadır. Halklar arasındaki, dil, din, etnik kimlik farklılıkları kışkırtılmakta, savaşlara gerekçe haline getirilmektedir. Yaşanan tüm bu felaketlerin bir tek sorumlusu vardır: O da küresel sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımını sürdürerek kârını sonsuz biçimde arttırma hırsı.

Ülkemizde ise meclisi denge ve denetleme fonksiyonuna sahip bir siyasal güç olmaktan çıkartarak işlevsizleştiren, yargıyı tümüyle kendine bağlayarak hukuku bir baskı ve tehdit aracı haline getiren, düşünce ve ifade özgürlüğünden işkence yasağına kadar tüm temel hak ve özgürlükleri ağır biçimde ihlal eden, seçilmiş siyasetçileri, avukatları, gazetecileri ve insan hakları savunucularını hapishanelere dolduran, yıllardır uyguladıkları neo- liberal ekonomi politikaları sonucu ülkeyi altından kalkılmaz ağır bir ekonomik krize sokan, işçilerin, emekçilerin büyük bedeller ödeyerek mücadeleyle elde ettiği tüm kazanımları gasp eden başını AKP ve MHP’nin çektiği iktidar bloku, gerek ülke içinde gerekse uluslararası düzeyde yaşanan tüm sorunların çözümünde savaş ve şiddeti tek yöntem haline getirmiştir.

Ancak ülkenin içine girdiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizden çıkışın yolu bu değildir. Toplum nezdinde yaratılmak istenen ülkenin savaşla zenginleşeceği, güçleneceği algısının aksine sürdürülmek istenen savaş politikaları, ülkenin elde avuçta kalan kıt kaynak ve olanaklarının tümden yitirilmesine ve bunun yol açacağı maddi ve manevi tüm maliyetin yoksul halkın ve emekçilerin sırtına yüklenmesine neden olacaktır. Bu nedenle halklarımızın çıkarı savaş ve militarizmden değil barış ve demokrasiden yanadır. Ülkede demokrasinin yıllardır tesis edilmemesinin önündeki en büyük engel ise Kürt sorunun çözülememesidir. Kürt sorunun eşitlik temelinde barışçıl ve demokratik biçimde çözülebilmesinin öncelikli yolu ise her boyutuyla tecrit politikalarına son verilmesi, tüm özgürlüklerin önünün açılmasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak diyoruz ki; karşı karşıya olduğumuz tablo oldukça karamsar ancak hiçbir şekilde çaresiz değiliz. Her şeye karşın bu gidişatı durdurabiliriz. Hepimizin barışın iyileştirici gücüne ihtiyacı var! Bunun yolu ise eşitlik, özgürlük, adalet ve barış mücadelesinden geçiyor. Barış mücadelesine en çok ta yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde yükseltilmesine ve süreklileştirilmesine ihtiyaç var. Bu amaçla atılacak her adım bizleri barışa olduğu kadar insan olma erdemine de yakınlaştıracaktır. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize olan inancımız her zamankinden daha güçlüdür. Tüm halkların eşit, özgür, insanca ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmanın yolunu açmak için bu gidişattan rahatsız olan, geleceğe dair kaygıları bulunan herkesi omuz omuza ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Bu alandan hep birlikte var gücümüzle haykırıyoruz: Halklar Savaş Değil Barış İstiyor!”

Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih