Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor. İzmir-Karşıyaka’da kadınlar sokağa çıktı.Kadın ve yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Kadınlar Birlikte Güçlü hareketi İzmir-Karşıyaka Çarşı girişinde eylem yaptı,  İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini ve  Kadınların birlik dayanışma ve mücadele ile her türlü baskı, şiddet ve zulmü yeneceğini açıkladı.   Açıklama şöyle;

“Kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) imzaya açıldığı 2011 yılı, son 10 yılın en az şiddet ve katliamların yaşandığı yıl olarak tarihe geçti. Şiddet ve katliam elbette durmadı ve 121 kadın yaşamını yitirdi ancak sonraki yıllara oranla yarı yarıya bir düşüş söz konusu idi. Bunda ise cinsiyetçi politikalar yerine kadından yana bir tutum izlenmesi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı yasa için yapılan hazırlıklar ve konunun sık sık kamuoyunda gündeme gelmesi etkili oldu.

AKP/MHP’nin kullandığı cinsiyetçi dil keskinleştikçe kadın kazanımlarına saldırılar sertleşti, erkek şiddeti arttıkça yaşamını yitiren kadın sayısı katlandı, katlanıyor.

En son 20 Mart gecesi yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği duyuruldu. Bu haberin ertesi günü 6 kız  kardeşimiz sırtını iktidarın cezasızlık politikalarına yaslayan erkekler tarafından katledildi. İnfial yaratan karar, kadınlar cephesinden hiçbir şekilde tanınmadı. Saldırılara karşı sokakları terk etmeyen kadınlar, bir kez daha direnişi kuşandı ve alanlarda hem haklarına hem de hayatlarına sahip çıkıyor. Sözleşmenin geri çekilmesi hukuksuzdur, bunu isteyen zihniyeti tanıyoruz. Hiç bir saldırı kadınların bir araya gelmesini ve mücadele etmesini engelleyememiştir, engelleyemeyecek de.

Kadınların örgütlülüğünden, birlikteliğinden korkan AKP-MHP ittifakı bu gücü nasıl bölerim kaygısıyla kendi milli feminizmini ilan etmeye kadar gidebildi. Kadın mücadelesi olacaksa da erkek egemen zihniyetin güdümünde olmalıydı.

Bu da yetmedi 10 Nisan’da ‘İstanbul Sözleşmesi Bizimdir’ demek için kadınlara sokağa çıkma çağrısı yapan Rosa Kadın Derneği’ne 5 Nisan günü sabaha karşı  kapısı kırılarak baskın yapıldı. Tüm evrak ve dökümanlarına  el konuldu. Oysa ki yakın zamanda dernek zaten rutin denetimden geçecekti. Amaç neydi peki?  Derneği ve faaliyetlerini terörize  etmek, eylem ve etkinliklerini engellemek tabi ki. Bir yandan da eşzamanlı ev baskınları yaparak 22  kız kardeşimizi  gözaltına aldı ve dosyaya gizlilik kararı koydu. Çünkü açıklayacağı gerekçeler suç  kapsamına girmiyordu. Kadın katilleri elini kolunu sallayarak sokakta cinayet işlemeye devam ederken yaşatmayı esas alan faaliyetleri suç saymak  kamuoyu nezdinde biraz zorlayıcı olabilirdi.

Gözaltına alınan arkadaşlarımızın da yaptığı  tıpkı bizler gibi daha fazla kadın ölmesin ,şiddet, kadın cinayeti taciz, tecavüz, istismarın önüne geçilsin diye mücadele etmek…Ama erkek egemen iktidar toplumda ırkçılık politikalarıyla yol alacaklarına güvendiği için saldırıya her zaman  Kürtler tarafından başlamanın işe yarayacağını düşündü. Bu yüzden  ilk hedef yine kürt kadınları oldu.

Yine Denizli’de “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!” eylemine katıldıkları gerekçesiyle le  dört  İranlı mülteci arkadaşımız “Kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle gözaltına alındı. Mülteciler hakkında sınır dışı kararı verildi. İktidarın rkçı, ayrımcı ve kadın düşmanı yaklaşımı burda bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kadın mücadelesi, yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Şunu iyi bilin ki, bunlar son çırpınışlarınız. Artık ayrıştırıcı politikalarınız biz kadınlar üzerinde işe yaramıyor. Bizler yaşamak için kendimize ve birbirimize güvenmeyi, dayanışmanın önemini bizzat deneyimleyerek öğrendik. Birbirimizin acılarını, sevinçlerini yüreğimizin en derinliklerinde hissedebiliyoruz. Sözde değil özde bir kadın yoldaşlığı, duygudaşlık bizimkisi. Bunu anlamaya ne aklınız ne de yüreğiniz yetebilir! Bu birlikteliği, bırakın son zamanlarını yaşayan bir iktidarı, hiçbir erkek egemen ittifak bozamaz. Tüm kararlılığımızla, inancımızla, birlikteliğimizle şiddetsiz, özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı inşa edinceye kadar,   bir kişi daha eksilmeyene kadar mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Haklarımıza,  hayatlarımıza, kazanımlarımıza ve birbirimize sahip çıkıyoruz.

Bir kez daha tekrar edelim:

Gücümüzü birlikteliğimizden ve dayanışmamızdan alıyoruz, birlikte güçlüyüz!

Yaşasın kadın dayanışması!

KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ İZMİR”

1 Nisan Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü, İzmir’de tüm sağlık kurumlarında ve  Karşıyaka İlçesi, Bostanlı semtinde ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’ önünde yapıldı.

İzmir Tabip Odası, ‘1 Nisan Covid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’nde bütün sağlık kurumlarında ve Karşıyaka ilçesinde  ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’  önünde anma ve basın açıklaması düzenledi.

Sağlık emekçilerinin ve demokrasi güçlerinin de katılım gösterdiği anmada, İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Seha Yüksel açılış konuşmasında kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını andı ve katılanları sağlık çalışanlarının anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet etti.

Saygı duruşunun ardından  İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı, yaptığı konuşma;

“Kovid -19 nedeniyle yaşamını yitiren Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’nun ölüm günü olan 1 Nisan tarihi TTB 72. Büyük Kongresi’nde alınan bir karar ile ‘Kovid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’ kabul edildi. Bugün bu kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını anmak için toplandık . . Acillerde, yoğun bakımlarda, ASM’lerde, sahada filyasyonda halkın sağlığı için yaşamlarını riske atarak çalışan sağlık çalışanları ne yazık ki korunamadılar.  Yeterli ve nitelikli koruyucu ekipman sağlanmadı. Futbolculara, milletvekillerine her hafta düzenli olarak yapılan Covid testleri kendilerine çok görüldü. Uygun olmayan koşullarda uzun, stresli mesailerde, gece gündüz demeden, izin, istifa hakları olmadan çalıştılar. Yönetilemeyen küresel salgının bütün yükü sağlık çalışanlarının omuzlarına yüklendi. Tükeniyoruz çığlıklarına kulaklar tıkandı. Yaklaşık 140 bin sağlık çalışanı Covid-19 hastası oldu. 393 sağlık çalışanını kaybettik. Artık yeter diyoruz!  Daha fazla hastalanmak daha fazla arkadaşımızı kaybetmek istemiyoruz!  Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Sizlerin kahramanı olmak değil, korunmak istiyoruz! Alkış değil, haklarımızı istiyoruz! Covid-19’un sağlık çalışanları için bir meslek hastalığı sayılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyoruz. Küresel salgında kaybettiğimiz tüm sağlık çalışanlarının anıları önünde saygı ile eğiliyoruz. Anıları sağlık hakkı mücadelemizde bize ışık olacaktır. Unutmayacağız! Unutulmayacaklar.”

Katılımcılar, ‘Sağlık Emekçilerine Saygı Anıtı’ na  karanfil bıraktı..

İzmir’de kadınlar sokağa çıktı, siyasi iktidarın ‘İstanbul Sözleşmesi’ ile ilgili kararnamesini tanımadıklarını ve hükümsüz olduğunu haykırdılar

İstanbul Sözleşmesi İzmir Kampanyası  Konak Vapur İskelesi önünde “İstanbul  sözleşmesi bizim vazgeçmiyoruz” pankartı arkasında toplanarak açıklama yaptı. Kadınlar  “Susma Haykır , anadil haktır”,  “Susma Haykır  Mülteci Kadınlar vardır “,   ” Susma Haykır  trans kadınlar vardır”,  “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,  “Sözleşme bizimdir vazgeçmiyoruz”, Çıplak arama işkencedir! “, “Faili aklama, sözleşmeyi uygula”,  “Nefrete inat yaşasın hayat”  sloganlarını  haykırdı.

Açıklama  şöyle;

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleyle ilişkili Avrupa Konseyi Sözleşmesi, yani hepimizin bildiği adıyla İstanbul Sözleşmesi; 19 Mart gecesi, tek bir adamın kararıyla, hukuksuz  bir kararnameyle feshedildi”, “Yaşamak istiyoruz”

Sözleşme, binlerce yıldır süren ikili cinsiyetçi, heteroseksist erkek egemenliğinin düşmanca politikalarına karşı kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği büyük mücadelenin en önemli kazanımlarındadır. Hayatlarımız için verdiğimiz bu mücadelede ödemek zorunda kaldığımız bedel yine kendi hayatlarımızdır!

Kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların eşitlik talebi ve yaşam hakkı anlamına gelen İstanbul Sözleşmesi’ni fesheden kararname; hukuka aykırıdır, geçersizdir ve bizler için de hükümsüzdür.Kadınlara,LGBTİ+’lara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kişinin korunması, kişiye güvenli alan yaratılması ve failin uzaklaştırılıp cezalandırılması sorumluluklarını devlet güvencesi altına alan İstanbul Sözleşmesi, her türlü tacizi ve şiddeti cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklanan suçlar  olarak tanımlaması ve faillerin birer suçlu olduğuna işaret etmesi bakımından da  anlamlıdır. Buna karşın, hayatlarımız ve haklarımız  kadın ve LGBTİ+ düşmanı iktidarın beka pazarlığına konu edilerek aylardır hedef alınmaktadır. Hayatlarımız patriyarkanın propaganda malzemesi ya da cemaatlerin pazarlık konusu değildir. Tam da bu yüzden, erkekler arası bir pazarlığın sonucu olarak gördüğümüz, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyor, kabul etmiyoruz!

AKP toplantılarında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmaya çalışan iktidar ve onun erkek egemen zihniyetine karşı meydanları doldurarak “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır.”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygula” dedik ve demeye devam ediyoruz!

Meclis’te kanunlaşmış İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma yetkisi Cumhurbaşkanının tekelinde değildir ve ancak meclis kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu hukuksuz kararnameyi iptal etmesi gerekir.  Ayrıca Meclis’te alınacak “sözleşmenin feshedildiği” kararının Avrupa Konseyi’ne bildirilmesi gerekir ve bu bildirimin ardından üç ay boyunca sözleşmenin hala yürürlükte ve uygulanabilir olması gerekir.

Hukuken süreç böyle işlemesi gerekirken “şahsım kararı” ile bir gecede sözleşmeden çıkılmasının ardından Süleyman Soylu’nun “istediğimiz sözleşmenin altına imzamızı atar istediğimizden çıkarız” gibi hiçbir hukuki temele dayanmayan, akıl dışı açıklamasına İzmir’den ses yükseltiyoruz. Milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuğun hayatı ve hakları, sizlerin kendi kendine imzaladığı kararnameler ile belirlenemez. Öte yandan, temel sorunumuz bu kararın hukuka uygunluğu ya da uygunsuzluğu değildir.  İstanbul Sözleşmesi kadınların ve lgbti+ların  uzun süren mücadeleleri sonucu kazanılmış, toplumun büyük çoğunluğunun ortaklaştığı bir uluslararası metindir. Ne İstanbul Sözleşmesi’nden ne de eşitlikten vazgeçmeye niyetimiz var.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını kişilerin inisiyatifine bırakan AKP Hükümetinin zihniyetini, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşlarımızın 2 gün önce LGBTİ+ bayrağı taşıdığı gerekçesiyle gözaltına alınmasından,  23 kez suç duyurusunda bulunan ve takipsizlik kararı sonrası katledilen Ayşe Tuba Arslan’dan, tercüman hakkı tanınmadığı ve kürtçe ifadesi alınamadığı için tecavüz faili Sinan Altınmakas’ın serbest bırakıldığı, Kazım Altınmakas tarafından katledilen Fatma Altınmakas’ta , 18 yaşındaki mülteci kadın Asya’nın kimyasalla saldırıya uğramasından, İzmir Emniyeti’nde 2 kadın arkadaşımıza çıplak arama işkencesi dayatmasından tanıyoruz ve vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine dair kararnamenin çıktığı geceden bu yana kadınların ve LGBTİ’ların maruz bırakıldığı şiddet ve ölümler artarak devam ediyor! Yalnızca İçişleri Bakanının görev tanımına uymayarak “Biz istediğimiz sözleşmeyi imzalar, istemediğimizden çekiliriz” açıklamasını yaptığı gün, 12 saatte en az 6 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Geçtiğimiz hafta en az bir LGBTİ+ kimliği ifşa edilerek ciddi fiziksel şiddete maruz bırakıldı; uygulanan şiddet açıkça sosyal medya üzerinden ifşa edilerek şiddete meşruiyet mesajı verildi. Fail Fırat Kaya’nın işkence görüntülerini hiç çekinmeden sosyal medyada yayınlamasının ardından, failin birçok kişiye daha işkence ve darpta bulunduğu ortaya çıktı. Benzer şekilde gökkuşağı bayrağı açan Boğaziçi üniversite  öğrencileri LGBTİ!+’ların  varoluşlarının ifadesi olan gökkuşağı bayrağı  “yasak” ilan edilmeye çalışarak işkenceyle gözaltına alındı. Ve tam da bugün 5 aylık hamile olan 17 yaşındaki bir kadın, birlikte olduğu erkek Anıl Yolum tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar bu ülkede her gün, şiddete maruz bırakılıyor, taciz ediliyor ve öldürülüyor. Babalarımız, amcalarımız, abilerimiz kadar, birlikte olduğumuz ya da ayrıldığımız erkekler kadar,  boşanmak isteyip boşanamadığımız erkekler kadar, maruz kaldığımız  her türlü şiddeti ve hatta öldürülmeleri kamu vicdanına ve devlet otoritelerine “göstermek zorunda bırakan iktidar da faildir.

İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmaya çalışmak maruz bırakıldığımız her türlü şiddeti, saldırıyı ve cinayetleri onaylamak ve faillere ön açmaktır. Bir gecede kaldırmaya çalıştığınız sözleşme biz kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarının, haklarının teminatıdır. Yaşamlarımızı tek bir adamın kararına bırakmayacağız!

Haklarımızı kağıtlarda değil vicdanlarda aramamızı söyleyenlere sesleniyoruz! Bizler sizin vicdanınızı da, erkek aklınızı da çok iyi biliyoruz. Hayatlarımızı, haklarımızı sizin vicdanınıza bırakmıyoruz! İçerisinde şiddeti normalleştirmeye çalıştığınız aile kurumunuzu da, homofobik, bifobik, transfobik zihniyetinizi de kabul etmiyoruz! Biliyoruz ki aileyi İstanbul Sözleşmesi değil erkek şiddeti yıkıyor ve siz erkek şiddetine bahaneler bulmakta ısrarcısınız. Sizler defalarca şikayet etmesine rağmen “kocasıdır” diyerek kadınları şiddete mahkum etmeye çalışanlarsınız. Boğaziçi’nde sadece LGBTİ+ bayraklarını gerekçe göstererek öğrencilere ters kelepçelerle işkence yapan, LGBTİ+’ları hedef gösterenlersiniz!

Tüm baskılarınıza, hukuksuzluklarınıza karşı susmuyoruz, tam karşınızda duruyoruz! Bizim Hayatlarımız sizin kalıplarınıza sığmaz. Çünkü makul ya da makbul değiliz meşruyuz!

İstanbul Sözleşmesi bizimdir! Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar bu karar geri çekilene, sözleşme uygulanana kadar sokaklardan, mücadelemizden bir adım geri durmayacağız! Alışın bize, her sokaktan, her balkondan, evlerden, işyerlerinden, hapishanelerden, okullardan, fabrikalardan çıkıp çıkıp geleceğiz. Var gücümüzle direnecek, var gücümüzle bağıracağız:

Yaşamlarımız, haklarımız, mücadelemiz bizim! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz

İstanbul Sözleşmesi Bizimdir!

Sözleşmeyi  UYGULA!

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!”

Nevruz kutlu olsun. Newroz Piroz Be!

Newroz geldi. Bu gün, doğadaki tüm canlıların hareketliliğinin ivme kazandığı, kışın soğukları geride bıraktığı, doğanın uyanışının, yeniden canlanışının, baharın muştulandığı, gündüz ile gecenin eşitlendiği gün.. Newroz geldi, ezilen halkların zalim DEHAK’ın kimliğinde ezenlere karşı siyasi ve sosyal mücadelelerini yükselttikleri simge gün..

MÖ 612’de, Mezopotamya’da Asur’lu Dehak isimli zalim bir hükümdar vardı. Dehak bir kayanın başında çok sağlam yapılmış bir kalede oturuyordu. Dehak hayvanlar ve yılanlar beslerdi. Halkın çocuklarının beyinlerini yediği gibi, hayvanlarına da yedirirdi. Halkına her gün yenmek üzere çocuklarının beyinlerini kalesine getirilmesini emretmişti. Halk, her gün kralın kalesine hazırlanmış insan beyni götürürdü. Gün geldi, halk çocuklarının beyniyle kralı beslemek istemedi, çocuklarını götürerek krala kurban etmedi.. Dehak askerlerine, emrini aksatmış olan halkı toplayıp kalesine getirmelerini emretti. Halk askerler tarafından toplanıp kaleye götürüldü. Kalede halktan birçoğu çocuklarını koruduğu ve sakladığı için öldürüldü. Vahşete, zora, baskıya, sömürüye karşı her dönem halklar kendi kahramanını çıkarır. Demirci Kawa dağlarda toplanan, ne yapacağını düşünen öfkeli köylülere, birlik olup kralın zulmüne son verilmesi gerektiğini anlattı. Kawa’nın bu önerisi üzerine krala karşı mücadele için yemin ettiler. Kawa’nın önderliğinde birleştiler ve zaferi kazandılar.

Günümüzün Dehak ları ezilen ulusların ve halkların, ülkelerini işgal eden, bombalayan, milyonlarca insan kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden katleden, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, petrolü, doğal gazı ele geçirmek ve işletmek için el koyan tekelci kapitalizmdir. Newroz ezilen halklara ve uluslara, emperyalist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı sosyal, siyasal kurtuluş ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Demirci Kawa’nın halkların evlatlarının beynini yiyerek yaşayabilen zalim Dehak’a karşı kuşandığı cesaret ve gözü pekliği, halkının yaratıcılığıyla birleştirip kararlı bir mücadeleye dönüştürmesi anlatan ve aktaran; artık her yerinden kirlilik akan bu sistemi, halkın gücü ve iktidarıyla yerle bir etmesi, bu cesareti halkına taşımasıdır Newroz.

Dünyanın her yerinde ve Ortadoğu’da çok uluslu şirketlerin petrol, doğal gaz ve madenlerin üzerine çöktüğü bu süreçte insanlığın tüm birikimlerinin, değerlerinin talan edildiği, yağmalandığı, dinci-silahlı örgütleri besleyerek, eğiterek ve yetiştirerek, istediği biçimde kullandığı koşullarda Newroz lar, Kawa’nın mücadeleci yolunu ezilen halklara ve uluslara hatırlatıyor.

Göçmenlerin üzerinden devletlerin insan kaçakçılığı yaptığı, yaptırdığı ve kapitalist barbarların çıkarları için kendi burjuva hukuklarını yok saydıkları ve her türden haydutluğun başını çektiği zamanları yaşamaktayız. Emperyalist haydutların ve barbarların güç mücadeleleri ve yerel çatışmalarla ezilen halkları iç savaşlar içerisinde yaşamaya mahkum ettiği zamanlarda kurtuluşun yolunu, mücadelenin ışığını devrimci Kawa gösteriyor. Ya barbarlık ya insanlığın açlık , salgınlar, yoksulluklar içerisinde boyun eğerek yaşaması ya da emperyalist barbarlığa karşı mücadele ve sosyal kurtuluşun yolunu açarak paylaşımcı dayanışmacı, ortaklaşmacı bir toplumsal düzen için mücadele yolu..

Suriye’de emperyalist talan ve paylaşım çekişmeleri ve çatışmalar sürüyor. Enerji rezervlerinin yoğunlaştığı bölgelerde ABD, AB ve Çin in emperyal çıkarlı rekabeti sürüyor.

Siyasi iktidar, izlediği dış politikayla savaşların parçası durumuna gelmiştir. Siyasi iktidar, bölgede yer edinmeye dönük savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı olamaz. TSK Birlikleri Suriye topraklarından çekilmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkiler kesilmelidir. Afganistan ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin beslediği dinci gericilik, 11 Eylül ile nasıl  ABD karşıtı niteliğe büründüyse HTŞ ve benzeri dinci silahlı örgütler de güç çatışmasında her zaman saf değiştirir. Petrol ve silah ticaretinde emperyalist haydutlarla anlaşmalara yeltenmek ve çatışmalara girmek halklara can kaybı, yoksulluk, mültecilik, acı, kan getirir. Halkların çıkarı, bölge halklarıyla kardeşlik ve barış politikası izlemektir.

Baharın müjdecisi olan ve halkların barış ve kardeşlik için ayağa kalktıkları Newroz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Asya’da ve ülkemizde yaşayan Kürt, Türk, Arap, Sünni, Alevi, Hıristiyan her dinden, mezhepten, ulusal ya da etnik aidiyetten tüm bölge halklarının emperyalist haydutluğa ve halklara dayatılan savaş politikalarına karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü olsun..Halklar bölgemizde barış istiyor,tarih boyunca savaşları,haydutluğu sömürüyü, ilhakçı, yağmacı egemenler yaptı. Gün Ortadoğu’da sosyal ve ulusal kurtuluşun gerçekleşmesi ve ilerlemesi için halkların birliği, eşitliği ve kardeşliği  günüdür. Barbarlık mutlaka yenilecek ve zafer halkların olacaktır..

İktidarların her dönem zor politikalarına maruz kalan, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınan, seçilmiş kürt politikacılara uygulanan baskı, tutuklama, halkın iradesi yok sayılarak,fezlekelerle milletvekiliklerinin düşürülmesi, belediyelere kayyum politikaları, ötekileştirme, burjuva hukukunun askıya alındığı uygulamalar, ırkçı şöven kışkırtmalar tehlikeli ve halkların birlikte yaşama, barış politikalarını tesis etmede çaba ve azimlerini de kırmaya yöneliktir. Kürt sorununun temel hak ve özgürlükler temelinde barışçıl ve eşit hakların kullanımı ile çözümü bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Ortadoğu’da emperyalist dayatma politikalarına karşı durmak, halkların ve ulusların haklarına saygı, içişlerine karışmama temelinde sağlanabilir. İnsanlığın tarihsel birikimi bunu göstermektedir. Ortadoğu halklarının kurtuluşunun yolu emperyalist haydutlara karşı birlik, dayanışma ve mücadeleden geçmektedir.

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ülkelerde milyonlarca insan hastalık nedeniyle yitirildi. Kapitalizmin doğayı, insanı hoyratça ve geleceği feda ederek kullanıyor. Açlık, yoksulluk, yetersiz, sağlıksız beslenme; hava, toprak ve suyun kirletilmesi, ekolojik dengeyi bozan maden ocakları, enerji,  jeo termal tesislerinin plansız ve hoyrat kullanımı yeni salgınlara kapı açıyor. Halk sağlığını koruyacak politikaların geliştirilmemesi, yeterli bütçenin ayrılmaması yıkıcı etkilerin ivmesini artırıyor. Neoliberal sağlık politikaları, kapitalizmin kar hırsıyla ticaretleştirdiği sağlık alanı, hastanelerimizin, hekimlerin, sağlık emekçilerinin ulaşamadığı ekipmanlar, haciz gelen hastanelerimiz kaygılarımızı artırıyor.

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin, cinayetlerin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, şiddete uğrayanın korunması, şiddeti uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile bir gecede  hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi, çürümüş, kokuşmuş tekeci kapitalist düzenin ve siyasi iktidarın kadın emeği sömürüsünü  artırarak, şiddet ve kadın cinayetleri ekseninde düzenin tahkim edilmesidir.

Üretimin toplumsal karakteri, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermayenin acımasız sömürüsü, kar hırsı karşısında işçi sağlığını ciddi olarak tehdit ediyor,  fabrikalarda, işletmelerde üretim sürüyor, ekonomik-sosyal hakların kullanımı, korunması olanaksız hale getiriliyor.

Pandemi koşullarında gerilemekte olan , yok edilen haklarımız için bir araya gelmek, mücadeleyi yükseltmek daha da önem kazanıyor. Bir araya geldikçe büyüyecek, birbirimize kenetlendikçe mücadeleyi ilerleteceğiz.

Bu koşullarda  Newroz,  eşitsizliklere, kazanılmış hakların yok edilmesine, haksızlıklara, adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı birlikte mücadelenin öne çıkan adımı olacaktır.

Newroz  dünya halklarının kapitalist virüslerden ve emperyalist haydutlardan, onların yetiştirmesi-beslemesi İslamcı-dinci silahlı kafa kesen insanlık düşmanlarından, faşist burjuva diktatörlüklerden kurtulması mücadelesidir. Yeter ki Kawa’nın  iyiyi, haklı olanı ve aydınlığı temsil eden meşalesini yükseklerde tutalım,  söndürmeyelim.. O meşale, dünya halklarını ve Ortadoğu halklarını aydınlatmaya devam etsin, dayanışma, paylaşım, barış getirsin.

Nevruz kutlu olsun.
Newroz Piroz Be!

İzmir’de kadınlar haykırdı; Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız. İstanbul Sözleşmesi bizimdir vazgeçmeyeceğiz..

Kadına yönelik şiddetle mücadele için devlete önemli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesinin  siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi karşısında  İzmir’de kadınlar sokağa çıktı.   Türkan Saylan Kültür merkezi önünde toplanan kadınlar, “Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.”  ,   “İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyiz ” diye haykırdılar.

Kadınların açıklaması şöyle;

“Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, dün gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile kaldırıldı.

Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayanın korunması, şiddet uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen sözleşmenin iktidarın hedefinde olduğunu biliyorduk. Nicedir “Halk istiyorsa sözleşmeden çekiliriz” diyen iktidara karşı halkın yarısı olan biz kadınlar aslında çok net cevaplar verdik. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” dedik.

“İstanbul Sözleşmesini Uygula” dedik.

“Haklarımızdan ve Hayatlarımızdan Vazgeçmiyoruz” dedik.

Sanki aylardır bu taleplerimizi bulunduğumuz her mecradan iletmemişiz gibi, hem de tüm Türkiye’de meydanlar dolusu kadınlar olarak İstanbul Sözleşmesi’nden asla vazgeçmediğimizi haykırdığımız 8 Mart’ın hemen ardından, bir gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesinden çıkıldığını Resmi Gazete’den öğrendik.

İstanbul Sözleşmesi kimsenin iki dudağının arasında değildir. Milyonlarca kadının hayatı ve hakları tek bir adamın kararına sığamaz, milyonlarca kadının canı tek adamın bekasına kurban edilemez. Bu sözleşmeyi biz kadınlar dişimizle, tırnağımızla, mücadelemiz ile kazandık. Haklarımızı elimizden almanıza, bizleri şiddete ve öldürülmeye mahkum etmenize izin vermeyeceğiz. Sözleşmeden vazgeçmiyoruz!

Sözleşmeden çekilme kararı Anayasa’ya ve uluslararası insan hakları hukukuna aykırıdır. İnsan haklarına aykırı faaliyette bulunmak devletin yetkisini açıkça kötüye kullanmaktır.

Biz kadınlar eşitlik istiyoruz. Evde, işte, sokakta korkmadan yaşamak, çalışmak, yürümek istiyoruz. Şiddete uğramaktan, öldürülmekten korkmadan yaşamak istiyoruz. Her kadının kendini güvensiz hissettiği bu ülkede, şiddetle etkin bir mücadelenin, daha etkili önlemlerin, koruma mekanizmalarının konuşulması gerekirken, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması tarihi bir hatadır. Bu karar Türkiye tarihine bir utanç sayfası olarak geçecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kadınların kazanımlarına yapılmış en büyük saldırıdır.

Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.

İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyeceğiz.”

 

İzmir’de sağlık emekçileri baskılara, sürgünlere ve açığa almalara karşı sokağa çıktı. Sağlık emekçileri; Sendikal faaliyetlere karşı uygulanan baskılara,sürgünlere ve açığa alınmaya karşı aşağı bakmayacağız, direne direne kazanacağız.

Ses İzmir şube, İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İzmir Şube  Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İzmir Şube, Tüm Radyoloji Teknikerleri ve Teknisyenleri Derneği Dokuz Eylül Üniversitesi  Rektörü Nükhet Hotar’ın  sendikal faaliyetlere karşı uyguladığı baskılara ve açığa almalara, SES İş Yeri Temsilcisi Günseli Uğur ve SES üyesi Arzu Sert hakkında verdiği uzaklaştırma kararına ilişkin Kemeraltı Çarşısı girişinde  basın açıklaması yaptı.

Açıklama şöyle

“11 Mart 2020 Tarihi itibari ile yanlış sağlık politikaları sonucu sağlık çalışanlarını ve vatandaşlarımızı kaybettiğimiz, ölüm ve tükenmişlikle geç bir 1. yılını geride bırakıyoruz. Sağlık  ve sosyal hizmet alanındaki emek ve  meslek örgütleri olarak, halk sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığı için pandemi sürecinde salgın yönetimi ve salgının kontrol altına alınabilmesi kızının kesilmesi ve en nihayetinde önlenebilmesi için, sürekli uyarı ve önerilerde bulunduk. Bu uyarı ve önerilerimizi, bilimsel verilere, istatistiklere, raporlar ve incelemelere dayandık. Sağlık hizmetlerinin sunumunda olduğu kadar, karar alma süreçlerinde  de işin sahiplerinin örgütleri aracılığıyla salgının yönetilmesi aşamalarında bulunması gerektiğini dile getirdik. Ancak siyasi ve ekonomik kaygılarla yanlış kararlar almaya devam edildi. Bu yanlış kararlar ve  alınması gerektiği halde alınmayan kararlar nedeniyle Covid-19  pandemisinde   binlerce insanımızı, yüzlerce sağlık çalışanımızı kaybettik. Kayıplarımız maalesef bugün de devam etmektedir.

Sağlıkta dönüşüm ile sağlık sisteminde zaten mevcut olan aksaklıklar pandemi ile daha da hissedilir hale gelmiş ve bu durumun üstesinden sağlık çalışanlarının ekstra efor sarf etmesi ile gelinmeye çalışılmıştır. Pandemi döneminde sağlık çalışanları giderek daha zor koşullarda sağlık hizmeti sunmak zorunda kalmışlardır. Covid 19 pandemi sürecinde tüm sağlık çalışanları,  fiziksel psikolojik ve mesleki olarak en zor süreci yaşamış, mobing artmış, şiddet devam etmiştir; sonuç olarak en fazla hastalanan vefat eden meslek grubu sağlık çalışanları olmuştur. 388 sağlık çalışanı hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte 6 Sağlık çalışanı intihar etmiş, kreşlerin kapalı olmasından kaynaklı nöbete giderken çocuklarını komşusuna emanet eden hemşirenin iki çocuğu evde çıkan yangında hayatını kaybetmiştir.

Bunlara rağmen ülkemizde sağlık çalışanları salgından yeterince korunmamış, izin kullanmaları yasaklanarak dinlenme hakları ihlal edilmiş, istifaları yasaklanmış, emeklerinin karşılığı ödenmemiş, Covid-19 un meslek hastalığı sayılması konusunda ciddi direnç gösterilmiştir. Atama bekleyen binlerce sağlık çalışanı olmasına rağmen Bakanlık  mevcut sağlık çalışanlarını ölümüne çalıştırmayı tercih etmiştir. Pandemiden  çalışanları korumak için kronik hastalığı olan vb. kamu çalışanları idari izinli sayılırken, mesai saatleri kısaltılır ve dönüşümlü çalışmaya geçirirken sağlık çalışanları bu düzenlemelerden muaf tutulmuş, virüs riskine en fazla maruz kalan bu grup olmasına rağmen çalışma saatleri daha da uzatılmıştır. Gebelere 24 haftaya kadar izin verilmemiş, 24. haftadan sonra da çoğu yerde nöbetten muaf tutulmamış emzirme izinlerinin kullanımı konusunda da çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır.

Sosyal hizmet çalışanları 14 gün boyunca kurumlarından ayrılmayacak şekilde çalıştırılmış, ek ödemelerden ve aşılanmadan muaf tutulmuşlardır. Sosyal medyaya da yansıyan görüntülerden anlaşılmaktadır ki bu kadar yoğun çalıştırılan sağlık çalışanları için nitelikli yemek bile sağlanmamıştır.

Toplum Sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığını tehdit eden tüm unsurlara karşı örgütlü duruşumuz ile ayakta kaldığımız, aşağı bakmadığımız bir süreçte, 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü sendika temsilcisi Günseli Uğur ve sendika üyesi Arzu Serti açığa alarak, yine akıl almaz  ve hukuk dışı bir karara imza atmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi rektörünün bu yaptığı ilk değil, daha önce de benzer hukuksuz, dayanıksız, akıl dışı baskı ve sürgünler ile sendikal faaliyeti durdurmaya yönelik yaptırımları olmuştu. Geçen yılın Haziran ayından itibaren 9 Eylül Hastanesinde sendikal faaliyetler kapsamında, sağlık emekçilerinin hak arama mücadelesi süreçlerinde birçok sendika, dernek ve sağlık meslek odalarının da ortak katılımı ile etkinliklerimiz önce hastane yönetimi tarafından daha sonra da pandemie koşulları gerekçesiyle eylem yasakları getirilmesi ile Hıfzısıhha Kurumu aracılığı ile engellenmiştir. Pandemi döneminde yaşanan; çalışan sağlığına ilişkin sorunlar, ek ödeme adaletsizliği vb. neticesinde, ek ödeme  değil yoksulluk sınırının üzerinde emekliliğe yansıyan temel ücret, 3600 ek gösterge, yıpranma payı, güvenceli istihdam, 7/24  ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş hakkı gibi temel taleplerle gerçekleştirdiğimiz basın açıklamalarında çeşitli boyutlarda soruşturma ve disiplin cezaları ile karşılaştık. Aynı sendikal faaliyetlerimiz nedeniyle birçok meslek grubundan pek çok kişiye kınama, 20’ye kesme gibi cezalar verildi. Bu cezaları itiraz edildiğinde itiraz reddedilerek kınama cezası onaylandı

Ağustos ayında işyeri Sendika temsilcisi olmasına rağmen Günseli hemşire hastanenin dışında, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı bir ASM’ de görevlendirme adı altında sürgün edildi. Pandeminin en yoğun dönemlerinde hastanelerde bu kadar eksik sağlık emekçisi varken bu sürgünün, tamamen keyfi bir şekilde karar verildiğini dile getirmiştik.  Nitekim görevlendirilmenin iptaline ilişkin açılan davada; mahkeme tarafından 4688  Sayılı  Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 18. maddenin ikinci fıkrasına dayanarak  “ kamu işvereni, sendika işyeri temsilcisi, sendika il ve ilçe temsilcisi ile sendika şube yöneticilerinin iş yerinin sebebini açık ve kesin şekilde belirtmedikçe değiştirilemez”  hükmü ile  hukuka uyarlılık olmadığı ifade edilerek sürgün’ün iptaline karar verilmiş, 6 ay sonra keyfi uygulamaya son verilmiştir

Bugün gelinen noktada 5 Mart Cuma günü, Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz  388 sağlık emekçisi için, 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi yemekhanesinin içerisinde bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Akabinde açığa alınma kararı çok hızlı bir şekilde 8 Mart  Pazartesi günü arkadaşlarımıza tebliğ edildi. 8 Mart tüm dünyada kadınların mücadele günü kabul edilen bir günde, iki kadın sağlık emekçisi sendikal faaliyetlerinden dolayı cezalandırılmak isteniyor olması durumu daha iyi gözler önüne seriyor. Açığa  açığa alınma gerekçesi olarak, haklarında başlatılan soruşturmanın selameti açısından denmekte, fakat haklarında açılmış veya arkadaşlarımıza sözlü veya yazılı tebliğ edilmiş herhangi bir soruşturma bulunmamakla birlikte, sonradan açılacak bir soruşturmanın tedbiri olarak hangi neden ile arkadaşlarımızın açığa alındığı henüz beyan edilmemektedir.  Bu karar hem hukuk nezdinde hem de sendikal mücadele açısından yok hükmündedir. Bu hukuk dışı kararlar ile bizlere baskı oluşturulmaya çalışmaları, kamuoyu önünde yaşananlardan dolayı zor duruma düşen üniversite rektörü, sorunları çözmek, diyalog kurmak yerine hakkını arayan emekçilere soruşturmalar başlatarak, sağlık  emekçilerindeki huzursuzluğu artırmakta iş barışını bozmaktadır. Görüldüğü üzere soruşturmanın gerekçesi dahi olmadan cezalar vererek hukuksuz işler yapmakta, sendikaların üyelerine yönelik sendikal ve anayasal haklarını kullanmalarından kaynaklı olarak tehditlerde bulunarak suç işlemektedir. Pandemi ile mücadele sürecinde yitirdiğimiz sağlık ve sosyal hizmet emekçilerini  anmak suç değildir.

Bir süredir Boğaziçi’de kayyum Rektör Melih Bulu ile yaratılmak istenen korku iklimi, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Nükhet Hotar ile yaratılmak isteniyor. Tam bir partili rektör gibi davranarak üniversitelerimiz, bilim merkezlerimiz böyle akıl dışı kararlar ile yönetilemez!

Buradan uyarıyoruz derhal bu hatadan dönülmelidir. Pandemi ile mücadelenin en önündeki sağlık emekçilerine kulak verin. Salgın ile mücadelede özveri ile insanüstü bir çaba gösteren ve artık tükenmişlik yaşayan sağlık emekçilerinin motivasyonunu olumsuz etkileyen tüm uygulamalardan vazgeçip taleplerini karşılayın. Sendikal faaliyetlerinden dolayı sağlık emekçilerini cezalandırmak kabul edilebilir değil. Bu kararlar Sağlık emekçilerinin iş barışını ve huzurunu bozarak salgın ile mücadeleyi sekteye uğratmaktadır. Bir an önce bu hukuksuz işlemden vazgeçilerek, soruşturma ve açığa alma kararından vazgeçilmelidir.

Bilinmelidir ki benzer tutum devam ettiği sürece bizler, arkadaşlarımız işlerine geri dönene kadar yan yana durmaya, haklı ve meşru mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri sokağa çıktı; Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir, HDP yalnız değildir.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve HDP’nin kapatılmasına yönelik  saldırılar karşısında sokağa çıktı ve Türkan Saylan Kültür merkezi önünde açıklama yaptı.

Açıklamayı Disk Ege Bölge temsilcisi Memiş Sarı okudu. Açıklama şöyle;

“Dün Türkiye’de demokrasi adına kırıntı olarak kalan ne varsa büyük bir darbe daha aldı.

İyi hekimliğin örneklerinden, kararlı ve özverili bir insan hakları savunucusu olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, 2016 yılında sosyal medyada paylaştığı bir haber nedeniyle verilen hapis cezası gerekçe gösterilerek düşürüldü. Bu süreçte tam bir hukuk katliamı yaşanmış, Gergerlioğlu hakkındaki yargılama, milletvekili olmasına rağmen durdurulmamış, daha sonra emsal kararlar bulunmasına karşın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun sonucu dahi beklenmemiştir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de görev yaptığı süre boyunca KHK’lı binlerce mağdurun; cezaevinde ve gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kalanların; gözaltında zorla kaybedilmek istenenlerin; ötekileştirilenlerin; ekonomik, sosyal ve kültürel hakları yok sayılanların hep sesi oldu. Siyasal iktidarın söylediği yalanlara, işlediği suçlara sessiz kalmadı. Lime lime dökülen bu zorba düzenin ipliğini pazara çıkardı. Hakikati, hukuku ve adaleti savundu. O nedenle büyük bir tahammülsüzlüğün sonucunda hukuk garabeti bir kararla cezalandırıldı, halkın oyları ile seçildiği milletvekilliğinden üstelik halkın iradesine rağmen koparıldı.

Aslında bu tahammülsüzlüğün ve hukuksuzluğun gerekçelerini Ömer Faruk Gergerlioğlu dün kendi diliyle çok yalın biçimde anlatmıştır:

Biz milletvekili olsak da olmasak da bu topraklarda kardeşliğin, barışın, adaletin tesis edilmesi için uğraş vereceğiz. Ben şahsen milletvekili olmadan önce de bu milletin sorunları ile yoğun bir şekilde uğraşan bir insan hakları savunucusuydum. Milletvekili olunca da aynı şeyi yaptım. Tüm insan hakları ihlallerinde elimden gelen tüm gücümle mücadele ettim. Şu anda milletvekilliği benden alınmış olsa da aynı şeyleri söylemeye devam edeceğim.  

27 yıllık uzman doktor hayatımda sırf Kürt meselesinde barışı önerdiğim, çatışma dışında barış çözümünün olması gerektiğini söylediğim için ihraç edildim ve her türlü haksız muameleye uğradım. Sivil ölümü, soykırım muamelelerine uğradım, üyesi olduğum dernekler kapatıldı. İş bulamadım çünkü kimse iş vermedi. Kocaeli’den Batman’a giderek çalışmak zorunda kaldım. Ne insan hakları konusunda ne Kürt meselesine dair görüşlerimden bir milim geri adım atmadım.”  Evet hakikat bu kadar açık ve yalındır…

Sonuç olarak dün TBMM’de alınan karar ile Anayasa ve Türkiye’nin altına imza attığı sözleşmeler ile güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir. Barış hakkı, adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Seçme ve seçilme hakkı ihlal edilmiştir. Dolayısıyla büyük bir suç işlenerek Anayasa bir kez daha ihlal hatta ilga edilmiştir. Anayasa, hukuk ve tüm demokratik değerler bir kez daha ayaklar altına alınmıştır.

Ancak tüm meşruiyetini yitirmiş, zor ve baskı araçları ile ayakta durmaya çalışan AKP-MHP iktidar bloku dün hızını alamayarak saldırılarına bir yenisini daha eklemiştir. Dr. Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından iktidarın sopası haline gelmiş olan yargı tarafından HDP hakkında kapatma davası açılmıştır.

Evet, sözün tıkandığı yerdeyiz. Hukuk yok… Anayasa yok… Ülkenin tüm demokratik değerlerine, tüm hak ve özgürlüklere büyük bir saldırı var…

Ancak şu iyi bilinmeli ki, barış, adalet, eşitlik ve demokrasiden yana güçler olarak bu faşist saldırılara asla boyun eğmeyeceğiz. Üzerimize örtülmeye çalışılan bu karanlığa asla teslim olmayacağız.

Haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayan, baskı gören herkesle sahip olduğumuz ahlaki ve vicdani sorumluğumuz gereği, devrimci ve demokrat olmanın gereği dayanışma içinde olacağız.

O nedenle buradan bir kez daha güçlü bir şekilde haykırıyoruz:  Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir… HDP yalnız değildir…

Yaşasın devrimci dayanışma…

Haklıyız, direniyoruz ve mutlaka biz kazanacağız…

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

“Toplum Sağlığı için Demokrasi ve Adaleti” savunan sağlık emekçilerine selam olsun!

14 Mart Tıp Bayramı haftası kapsamında İzmir Sağlık Platformu “Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.”   basın açıklaması yaptı  ve  denize  kırmızı karanfiller bıraktı. 

İzmir Sağlık Platformu,  Cumhuriyet Meydanı deniz kıyısında  14 Mart Tıp Bayramı Haftası kapsamında, “Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.”   basın açıklaması yaptı  ve  denize  kırmızı karanfiller bıraktı.  Açıklamaya, İzmir Sağlık Platformu bileşenleri, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  Demokratik Kitle Örgütü temsilcileri ve  HDP Milletvekili Murat Çepni de katıldı.

Basın açıklaması öncesinde salgında  hayatını kaybeden ve katledilen sağlık emekçileri  için 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Açıklama İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Sever Yüksel tarafından yapıldı.

Açıklama şöyle;

“Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının Emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.

14  Mart Tıp Haftası nedeniyle Dr. Mehmet  Emin  AYHAN  nezdinde  sendikal mücadele tarihinde  görevi sırasında katledilen  ve kaybettiğimiz sağlık ve sosyal hizmet emekçisi arkadaşlarımızı her yıl olduğu gibi 23. Kez denize karanfiller bırakarak saygıyla anıyoruz.

Necati  AYDIN , Ayşenur  ŞİMŞEK , Abdülaziz YURAL , Şehmuz DURSUN , Eyüp ERGEN  nezdinde  tüm katledilen, kaybettiğimiz sağlık  emekçilerini  saygıyla  anıyoruz.

İnsan vicdanında derin yaralar açan Sivas’ta yakılarak  katledilen  sağlık  emekçisi  Dr. Behçet  AYSAN’ ı  saygıyla anarken Sivas’ta yakılan insanları unutmuyor , unutturmuyaoruz.

Neo-liberal sağlık politikalarını ürünü olan sağlıkta dönüşüm projesi,  çalışanların iş yükünü artırmış , esnek güvencesiz çalışma , tükenmişlik getirmiş aynı zamanda  şiddeti körüklemiştir.  Kayda geçen günlük   30 şiddet vakası  vardır. Kayıtlara geçmeyen daha da fazla olduğu bilinmektedir. Artan  şiddet sonucu  Ersin ARSLAN ,  Melike ERDEM, Kamil FURTUN ,Aynur  ERDEM, Hasan Orhan ÇETİN, Dr. Fikret HACIOSMAN  ve daha bir çok sağlık emekçisi yaşamlarını yitirmişlerdir. Bütün arkadaşlarımızı saygıyla anıyoruz

Değersizleştirilen, yok sayılan sağlık çalışanları Covid19 pandemisiyle yeni ve vahim bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Şeffaf yönetilmeyen bu süreçte  yetersiz kişisel koruyucu ekipman, ard arda alınan yanlış kararlar, sağlık emek örgütlerinin sürece dahil edilmeyişi hazin sonuçlar doğurmuştur. Hak mücadelesi;  idari baskılar, sürgünler,  görevden alınmalarla engellenmeye çalışılmıştır.

Tükeniyoruz, ölüyoruz, yönetemiyorsunuz  uyarılarımız her zaman olduğu gibi duyulmamış önemsenmemiş ve baskılarla dile getirilmesi önlenmeye çalışılmıştır. Ve ne yazık ki,bu durum dörtyüze yakın sağlık emekçisinin ölümünü getirmiştir. Prof Dr. Cemil Taşcıoğlu, İzmirden  Dr. Atilla Baran, Dr. Galip Berkay Dingillioğlu,  Dr. Cengiz Çil, Dr. Orhan Doğan,  Dt.  Mustafa Oral ve birçok isim aramızdan ayrıldılar. Kayıplarımız hala bu  hatalarla dolu anlayış nedeniyle devam etmektedir. Bu pandemi mücadelesinde hayatını kaybeden sağlık çalışanları isimlerini yüreklerimize ve göz yaşlarımıza yazdırdılar. Onların kayıplarından duyduğumuz acı tarifsizdir.

Daha fazla kayıp yaşamamamız için ertelenen iş sağlığı güvenliği yasası uygulanmalı, çalışan sağlığı güvenliği işyerlerinde öncelenmelidir.  Sağlıkta  şiddeti engelleyecek politikalar  hızla hayata geçirilmelidir.

Kaybettiğimiz ve katledilen sağlık emekçilerini unutmayacağız, unutturmayacağız Anıları mücadelemize ışık tutmaya devam edecektir. Saygıyla ve minnetle.

İnsanca çalışmak insanca yaşamak istiyoruz

Covid 19 meslek hastalığıdır

Güvenceli iş güvenli gelecek

Sağlikta her türlü şiddeti engelleyecek politikalar hayata geçirilsin

İZMİR TABİP ODASI

İZMİR DİŞ HEKİMLERİ ODASI

SAĞLIK VE SOSYAL HİZMET EMEKCİLERİ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK ÇALIŞANLARI BİRLİK VE DAYANIŞMA SENDİKASI 2 NOLU ŞUBE

SOSYAL HİZMET UZMANLARI DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ – TÜRKİYE PSİKİATRİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜM RADYOLOJİ TEKNİSYENLERİ VE TEKNİKERLERİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRKİYE SAĞLIK İŞÇİLERİ SENDİKASI”

Açıklama sonrası Sağlık Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi Başkanı Erkan Batmaz söz aldı. ” 14 mart Tıp bayramı haftasında yitirdiğimiz dostlarımız için karanfiller atacağız.. Sağlıkta ticaretin ölüm getirdiğini pandemi sürecinde gördük.  Sağlık sisteminin yetersizliğinden yitirdiğimiz sağlık emekçileri ve halkın bireyleri  açısından sağlığın ne halde olduğunu görmekteyiz..ısrarla sağlığı özelleştirmeye çalışanlara karşı ayağa kaldıracağımız şey ücretsiz sağlık mücadelesi , halk sağlığını ve sağlık emekçilerinin sağlığını önemseyen  bir mücadele olmalıdır.  Pandemi sürecini başarılı bir şekilde yürüttüğünü söyleyenler daha dün Dokuz Eylül Üniversitesi’nde   yitirdiğimiz sağlık emekçileri için  bir dakikalık saygı duruşunda bulunan  üyelerimiz açığa alındı..sağlık mücadelesini ve alanları asla terketmeyeceğiz onlar onurumuzdur.” dedi.

Sağlık emekçileri denize katledilen ve kaybedilen sağlık emekçileri için denize karanfiller bıraktı. Ve karanfilleri bırakırken  bir şiir okundu..

 

14 Mart Tıp Bayramı haftası kapsamında İzmir Sağlık Platformu Kemeraltı girişinde açıklama yaptı; Toplum sağlığı ve sağlık emekçilerinin hakları için susmadık susmayacağız!

İzmir Sağlık Platformu, Kemeraltı girişinde 14 Mart Tıp Bayramı Haftası kapsamında, “Toplum Sağlığı ve Sağlık Emekçilerinin Hakları İçin Susmadık! Susmayacağız!”   basın açıklaması yaptı.  Açıklamaya, İzmir Sağlık Platformu bileşenleri, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Demokratik Kitle Örgütü temsilcileri ve  üyeleri de katıldı.

Salgının  1. Yılında gerçekleştirilen basın açıklaması öncesinde salgında  hayatını kaybeden sağlık emekçileri için 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Açıklaması İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Lütfi Çamlı tarafından yapıldı.

Açıklama şöyle;

“TOPLUM SAĞLIĞI VE SAĞLIK EMEKCİLERİNİN HAKLARI İÇİN
SUSMADIK! SUSMAYACAĞIZ!

PANDEMIDE KAYBETTİĞİMİZ SAĞLIK EMEKÇİLERİNİ SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYOR, TOPLUMSAL SAĞLIK İÇIN DEMOKRASI VE ADALET İSTİYORUZ!

Ülkemizde siyasal iktidarın, demokrasiden gittikçe uzaklaşan politikalarının, yol açtığı haksızlık, eşitsizlik, adaletsizlik ve sağlıksızlık, küresel salgın ile birlikte daha da derinleşti. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte, piyasaya teslim edilen sağlık alanında, var olan sorunlar çığ gibi büyüdü.Çin’in Wuhan eyaletinde ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyaya yayılan Sars-CoV-2 virüs enfeksiyonu için11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) küresel salgın ilan etmiştir. COVID-19 pandemisinde bugüne kadar yaklaşık 120 milyon kişi hastalanmış, 2.6 milyondan fazla kişi ise ölmüştür. Virüsün ülkemize daha geç gelmesinin yarattığı iyimser hava, rakamlar üzerinde oynama ve gerçek verilerin toplumla paylaşılmaması ve gerekli önlemlerin zamanında alınmaması ile bir süre sonra iyimser turkuaz tablo, kara tabloya dönüşmüştür. Pandemi ülkemizde ve dünyada eşitsizlikleri gözler önüne sermiş ve artırmış, en fazla yoksul, işçi, işsiz, dar gelirli kesim hastalanmış veya ölmüştür. Bugüne kadar ülkemizde 2.8 milyon kişi hastalanmış, ölüm sayısı ise resmi rakamlara göre 30 bine yaklaşmıştır.

Küresel salgın neoliberal – özelleştirmeci sağlık politikalarının sonucu olarak artmış, birçok ülkede sağlık sistemi iflas etmiş ve koruyucu ve toplumsal sağlık hizmetlerinden uzaklaşma sonucu salgın önlenemez duruma gelmiştir. Pek çok ülkeyi çaresizliğe mahkûm eden bu salgın, kamucul sağlık anlayışının ve kamu sağlık kurumlarının yaşamsal önemini bir kez daha hatırlatmıştır. Epidemiyolojik veriler ışığında belirlenecek bir süre için sosyal ve ekonomik tedbirler ile toplum hareketliğinin kısıtlanması sağlanmamış, aktif sürveyans ve filyasyonun yanı sıra, endikasyonu olan herkese test yapılmamış, hastane tedavisi gerekmeyen hastaların izolasyonunda sorunlar yaşanmış, vaka sayılarının düşük gösterilmesi ile bulaş zinciri Sağlık Bakanlığı eliyle büyütülmüştür. Ne yazık ki siyaset ve ekonomi insan yaşamının ve bilimin önüne geçmiştir. Oysaki başka bir sağlık sistemi, başka bir dünya mümkündür.

Küresel salgının ancak ortak akılla çözülebileceği bilinmesine rağmen sürece iktidarın ‘’her şeyi ben bilirim, ben yaparım’’ mantığı hakim olmuştur. Meslek ve emek örgütlerini sürece dahil etmemesi, bilgi paylaşmaması ve şeffaf olmaması en büyük eksiklik olmuştur.

Sağlık emek ve meslek örgütlerinin, yerel yönetimlerin, toplumun katılımı sağlanmadan küresel salgın ile mücadelenin başarılı bir şekilde yürütülemeyeceğini, salgının ilk gününden itibaren can kayıplarını artıracağını söyleyip, hakikatin peşine düştüğümüz için meslek örgütlerimiz hedef gösterildi. Tüm baskılara, gözdağı ve kriminalize etme çabalarına rağmen şeffaflık taleplerimizden vazgeçmedik. Bununla birlikte ktidarın unuttuğu önemli bir nokta vardı ki; “Gerçeklerin er ya da geç, ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” . Yaşadığımız süreç haklı olduğumuzu ortaya çıkardı. Böylesi bir küresel sağlık sorunundan yapay ve gerçek dışı başarı hikayeleri çıkarmak hayali, toplumuza çok pahalıya mal olmuştur.

Salgının sahada karşılanmamasındaki ısrar sonucu, 2. ve 3. basamak hastanelerde  hasta yoğunluğu artmış, servisler ve yoğun bakımlarda yatak sıkıntısı yaşanması üzerine boş alanlar yataklı servis veya yoğun bakımlaradöndürülmüştür.Tüm dünyada olduğu gibi ilk günden itibaren COVID-19 salgınının ilk karşılayıcıları, doğaldır ki sağlık çalışanlarıdır. Bu nedenledir ki birçok ülkede sağlık çalışanlarının toplumun diğer kesimlerine göre 4-5 kat daha fazla COVID-19 ile hastalandığı, hatta 10 kattan fazla hastalanma riski taşıdıkları saptanmıştır.Tüm yükü sağlık çalışanlarına yükleyen ve süreci yalnızca hastanelerde karşılayan strateji(sizlik), etkisizleştirilen birinci basamak sağlık sistemi ile salgını yönetmedeki beceriksizlik sonucunda onbinlerce yurttaşımızı kaybettik. Sağlık çalışanları, özverili çalışmalarına karşılık, salgının başlangıcından itibaren Sağlık Bakanlığı tarafından yeterince korunamamaları, ve yine iktidarın salgını yönetmedeki başarısızlıkları sonucunda Türkiye’de 150.000’den fazla sağlık çalışanının hastalıktan etkilendiği, şimdilik 385 sağlık çalışanının yaşamını kaybettiği bilinmektedir. Haksızlıkların, eşitsizlik ve adaletsizliğin derinleştiği bu dönemde insanlarımızı kaybederken, sağlık emekçileri yaşatma çabasını canlarıyla ödedi. Siyasal iktidar ise duyarlılığını, salgını değil algıyı yöneterek, vatandaşa kısıtlama getirirken, ‘’lebaleb’’ parti kongreleriyle gösterdi. Ağır çalışma koşulları sağlık çalışanlarında tükenmişlik sendromu yaratmıştır. Binlerce yıldır bu topraklarda şifa dağıtan sağlık çalışanları olarak önlenebilir nedenlerle yaşamını yitiren tüm meslektaşlarımızın ve yurttaşların acısını yüreğimizde hissederek bu 14 Marta çok büyük üzüntü ve öfke ile girmekteyiz.

AKP hükümetleri döneminde, özlük haklarımızda önemli kayıplar yaşanmıştır. Bugün, kamudakiler de dahil olmak üzere sağlık emekçileri iş, gelir, gelecek güvencesinden yoksun hale getirilmişlerdir. Küresel salgın sürecinde sağlık emekçilerine “Hakkınız ödenmez” diyenler, o hakkı ölümlerle, hastalıkla, bizleri tükenmişlikle baş başa bırakarak ödettiler. Sağlık emekçilerine iş güvencelerini ellerinden alan sözleşmeler, uzun çalışma saatleri, izin, emeklilik ve istifa hakkının kullanılamadığı koşullar dayatıldı.

Sağlıkta performans sistemi, sağlık emekçiliğinin ve sağlığın ruhuna aykırıdır. Uygulanan performansa dayalı ücretlendirme; bir yandan sağlık çalışanları  arasındaki ücret dengesizliğini artırırken, bundan daha da önemlisi, gün geçtikçe, sağlık çalışanlarının mesleklerine yabancılaşmasına ve mesleki  değerlerde aşınmaya neden olmuştur. Tüm bu olumsuzluklar; aynı zamanda toplumun sağlık ve yaşam hakkını da olumsuz olarak etkilemektedir.  Sağlıkta performans sistemi en kısa zamanda kaldırılmalıdır. Hekim ve sağlık çalışanlarının emeği ve alın terinin karşılığı olan, emekliliğe yansıyacak yeni bir maaş ve ödeme sistemine geçilmelidir. Herkese hak ettikleri yıpranma payları verilmelidir.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve birçok uluslararası örgüt, COVID-19 hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilmesi yönünde açıklama yapmıştır. Sağlık çalışanı olan ya da sağlık hizmetlerinde çalışanların COVID-19 tanısı almaları durumunda, hastalığın yapılan işle yakın bağı gözetilerek meslek hastalığı bildirimi yapılması ve COVID-19 hastalığının illiyet bağı aranmaksızın meslek hastalığı kabul edilmesi yönündeki mücadelemiz sürecektir. Yasal düzenlemelerle, COVID-19’a yakalanmış olan sağlık çalışanları doğrudan meslek hastalığına yakalanmış sayılmalıdırlar.

Pandemi döneminde şeffaf olmayan Sağlık Bakanlığı, aşı sürecinde de başarısız olmuş, süreci şeffaflıkla yönetememiş, toplumu tek aşıya mahkûm bırakmıştır. Hala ülkemizde kaç doz aşı alındığı, toplamda ne kadar alınacağı, aşıların ne zaman geleceği, başka bir firmadan aşı alınıp alınmayacağı, aşı firmalarına ne kadar ödeme yapılacağı gibi sorularımıza ne yazık ki bugüne kadar Sağlık Bakanlığı yanıt vermemiştir. Günlük aşı doz uygulaması çok yetersiz olup, bu gidişle ancak 2 yıla yakın bir sürede toplumun aşılaması yapılabilecektir. Aşılamanın eşitsizliklerden uzak, etik ilkeler ışığında, adil koşullarda yapılması esas olmalıdır.

Dünyada ve ülkemizde varyant virüs artışı hızla devam etmektedir. Son açıklanan haritada ülkemizin yarısından fazlası çok yüksek risk ve yüksek riskli iken ve yeni tedbirler alınması gerekirken kontrolsüzbir normalleşmeye gidilmiştir. Bunun sonuçları ne yazık ki hepimize tüm toplum olarak yeni bir pandemi artışı olarak yansıyacak, bu durum ise yeni hastalanma ve ölüm oranlarını da beraberinde getirecektir.

Buradan Sağlık Bakanlığına çağrımızı yineliyoruz. Bugün yapılması gereken kamusal ve toplumcu bir sağlık sisteminin gerekliliğini akıldan çıkarmadan; işçilerin, işsizlerin, yoksulların, esnafın yaşamlarının ve sağlıklarını olumsuz etkilenmesini engelleyecek kararlar ve destekler alınmasıdır. Toplumsal hareketliliğe ve iller arası geçişlere, illere göre varyant virüs analizi yapılıp yeterli test ile uygun izolasyon önlemleri alınarak epidemiyoloji bilimi ışığında düzenleme getirilmeli,aşı doz ve hız oranı arttırılarak toplumsal bağışıklık hızla sağlanmalıdır.

Tıp eğitimi başta olmak üzere eğitimi niteliksizleştirenlere; yanlış politikalar sonucunda toplum sağlığını bozanlara, bir avuç yandaşı zenginleştirirken, derinleşen ekonomik krizin bedelini sağlık çalışanlarına ve topluma ödetenlere; demokrasinin en temel değeri olan ifade özgürlüğünü, hukukun üstünlüğünü yok sayan anlayışa karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Toplumsal sorunlar da dahil hastalıklara neden olan bütün etkenlerle mücadele ederken, dün olduğu gibi bugün de hakikatin ve bilimin ışığında, korkmadan, hekimlik değerlerinin bize yüklediği sorumlulukla Toplumsal Sağlık için Demokrasi ve Adaleti savunmaya devam edeceğiz.

14 Mart’ta Taleplerimiz:

  • COVID-19 meslek hastalığıdır, önerdiğimiz yasa tasarısı kabul edilsin.
  • Toplumsal sağlık için güçlü ve etkin birinci basamak sağlık örgütlenmesi sağlansın.
  • Şiddetsiz bir sağlık ortamında çalışabilmek için yeni ve etkili  bir “Sağlıkta Şiddet Yasası” çıkarılsın.
  • Emekliliğimize de yansıyacak temel ücret ile ekonomik ve özlük haklarımız iyileştirilsin. Her anlamda kapsam dışı bırakılanserbest çalışan hekimlerinde özlük hakları ve emekliliğe yönelik iyileştirmelerden yararlanması sağlansın
  • Özgür ve bilimsel çalışma ortamı için meslek örgütleri üzerindeki baskılara son verilsin.
  • Liyakatsiz atamalar, tip sözleşme dayatmaları, tıp eğitimini niteliksizleştiren, altyapısı uygun olmayan tıp ve diş fakültelerinin açılması durdurulsun.

Sağlık emek meslek örgütleri, olarak 14 Mart Tıp Haftası’nda sağlık ortamının tüm olumsuzluklarına rağmen sayısız eylem ve etkinliklerle “Yitirdiklerimiz gönlümüzde, taleplerimiz dilimizde” diyeceğiz.

Toplum Sağlığı ve Sağlık Emekçilerinin Hakları için susmadık! Susmayacağız! 

Söyleyecek Sözümüz, Gerçekleştirecek Örgütlü Gücümüz var!                                                   

Bir kez daha pandemide kaybettiğimiz sağlık emekçilerini saygı ve özlemle anıyor; hekimlik değerlerinden aldığımız güçle Toplumsal Sağlık İçin Demokrasi ve Adalet talep ediyoruz.

İZMİR TABİP ODASI

İZMİR DİŞ HEKİMLERİ ODASI

GENEL SAĞLIK İŞ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

SAĞLIK VE SOSYAL HİZMET EMEKCİLERİ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK ÇALIŞANLARI BİRLİK VE DAYANIŞMA SENDİKASI 2 NOLU ŞUBE

TÜRKİYE SAĞLIK İŞCİLERİ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

SOSYAL HİZMET UZMANLARI DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

İZMİR AİLE HEKİMLERİ DERNEĞİ

TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRKİYE PSİKİATRİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

İZMİR AİLE SAĞLIĞI ÇALIŞANLARI DERNEĞİ

TÜM RADYOLOJİ TEKNİSYENLERİ VE TEKNİKERLERİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ”