Savaşın, işgalin ve baskının karşısında barış, demokrasi ve özgürlük için mücadele
1 Eylül 1939’da siyasal ve ekonomik hegemonya kurma amacıyla Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan, İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan birine yol açtı. Milyonlarca insan ulusal, etnik, din-mezhep farklılıklarından dolayı düşmanlaştırıldı, ırkçılık, şövenizm kışkırtıldı, etkin ideolojik argümanlar olarak kullanılarak işkenceyle katledildi, kırıma uğradı, yaşamını yitirdi; kentler yok edildi, halklar yerlerinden edildi, toplumsal hafızalarda kuşaklar boyunca silinmeyecek acılar bırakıldı.
1 Eylül bu nedenle yalnızca geçmişte yaşanan bir savaşın yıldönümü değildir. Aynı zamanda insanlığın savaşlara, işgallere, militarizme, faşizme ve her türlü baskıya karşı “BİR DAHA ASLA” deme günüdür.
Ancak bugün, aradan geçen onlarca yıla rağmen dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar devam ediyor.
Ukrayna-Rusya savaşı bütün yıkıcılığıyla sürerken, emperyalist güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmaları milyonlarca insanın yaşamını tehdit etmeye devam ediyor.
Ortadoğu ise giderek daha büyük bir savaş ve çatışma alanına dönüşüyor. Filistin’de İsrail’in saldırıları ve işgali sürerken, Suriye yıllardır savaşın, dış müdahalelerin ve istikrarsızlığın ağır sonuçlarını yaşamaktadır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte bölgesel savaşın kapsamı daha da genişlemiş; savaşın Suriye, Lübnan, Irak ve bütün bölgeye yayılma ihtimali daha görünür hale gelmiştir.
Böylesi bir ortamda imzalanan ve bölgesel güvenlik mimarisinin parçası olarak tartışılan Mekke Anlaşması, Türkiye’nin doğrudan tarafı olmadığı bölgesel çatışmaların içerisine çekilmesi bakımından ciddi sorun işaretleri yaratmaktadır. Türkiye’nin dış politikasının halkların savaşlarına taraf olmak yerine barıştan, diplomatik çözümden, egemenlik hakkından ve halkların kendi kaderlerini belirleme hakkından yana olması gerekir.
Çünkü savaşların bedelini savaşları planlayanlar değil çocuklar, kadınlar, işçiler, emekçiler ve yoksul halklar ödüyor.
BARIŞ, SADECE SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR
Barış, yalnızca savaş uçaklarının uçmadığı, bombaların patlamadığı çatışmasızlık durumu değildir.
Barış, insanların düşünceleri nedeniyle tutuklanmadığı, gazetecilerin haber yaptıkları için cezaevine konulmadığı, avukatların mesleklerini yaptıkları için baskı görmediği, seçilmişlerin halkın iradesi yok sayılarak görevlerinden uzaklaştırılmadığı; işçi ve emekçilerin çalışarak hak ettikleri asgari de olsa ücretlerinin aylarca ödenmediği, emekçilerin eşit işe eşit ücret istedikleri için darp edilmedikleri, üzerlerine biber gazı sıkılmayan eşitlikçi bir ortamdır.
Barış, yaşanan savaşlar sonrası halkların, ulusların mücadele yoluyla kazandıkları uluslararası ilkelerin “hukuk” olarak güvenceye alındığı ve hükümlerininin ulusal yasaların da üzerinde olduğu kabul edilen; hukukun üstünlüğünün, kuvvetler ayrılığının, bağımsız yargının ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu demokratik bir yaşamdır.
Bu nedenle Türkiye’de bugün yaşananları görmezden gelerek gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir.
TÜRKİYE’DE BARIŞIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELLERDEN BİRİ DEMOKRASİ KRİZİDİR
Türkiye’de uzun süredir düşünce ve ifade özgürlüğünü daraltan, toplantı ve gösteri hakkını sınırlayan, muhalefeti baskı altına alan, gözaltı ve tutuklamayı siyasal mücadelede bir araç haline getiren ağır bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.
Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, görevden uzaklaştırılması ve yerlerine kayyum atanması, yalnızca bir kişinin özgürlüğü meselesi değildir.
Bu uygulamalar aynı zamanda seçmenin iradesine, sandığa ve demokratik temsil hakkına yönelik müdahalelerdir.
Gazeteciler üzerindeki baskılar da devam etmektedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Temmuz 2026 verilerine göre onlarca gazeteci ve medya çalışanı cezaevindedir.
Aydınlar, akademisyenler, sanatçılar, insan hakları savunucuları, avukatlar ve muhalif siyasetçiler üzerindeki baskılar; gözaltı, tutuklama ve ceza tehdidiyle birlikte düşünce ve ifade özgürlüğünü ağır biçimde daraltmaktadır.
HUKUK DEVLETİ OLMADAN BARIŞ OLMAZ
KHK’larla ihraç edilen akademisyenlerin, öğretmenlerin ve tüm kamu çalışanlarının görevleri, özlük hakları ve uğradıkları diğer kayıplar iade edilmelidir. Barış Akademisyenleri görevlerine iade edilmelidir.
İhraç edilenlerin haklarını etkili biçimde arayabilecekleri bağımsız, tarafsız ve adil bir hukuk yolu güvence altına alınmalıdır.
Çünkü gerçek bir barış, geçmişte yaşanan hak ihlallerinin üzerinin örtülmesiyle değil; hakların tanınması, mağduriyetlerin giderilmesi ve adaletin sağlanmasıyla kurulabilir.
GEZİ TUTSAKLARI ÖZGÜR OLMADAN DEMOKRASİDEN SÖZ EDİLEMEZ
Gezi davası kapsamında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden başta olmak üzere verilen ağır hapis cezaları ve devam eden tutukluluklar, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti bakımından en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir.
AİHM’in Osman Kavala hakkında 25 Ağustos 2026 tarihinde verdiği yeni kararda Türkiye’yi yeniden mahkûm etmesi ve Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğini belirtmesi, bu meselenin hâlâ çözülemediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bir ülkede Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ortamda hukukun üstünlüğünden söz edilemez.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması bir iktidarın tercihi değil, anayasal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür.
Bu nedenle; İmza altına alınan uluslar arası sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.
AYM kararları uygulanmalıdır. Hukukun üstünlüğü yeniden tesis edilmelidir.
Yargı bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır.
“BARIŞ” SÖYLEMİ, GERÇEKLİĞİ ÖRTMEMELİDİR
Bugün iktidar tarafından kullanılan barış söylemleri elbette dikkatle izlenmelidir.
Ancak barış adına yapılan açıklamalar, ülkenin içinde bulunduğu gerçekliği gizlememelidir.
Bir yandan barıştan söz edilirken diğer yandan muhaliflerin tutuklandığı, seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden uzaklaştırıldığı, kayyım uygulamalarının sürdüğü, gazetecilerin cezaevinde tutulduğu, aydınların ve insan hakları savunucularının baskı altında olduğu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ortamda gerçek bir demokratikleşmeden, barıştan söz edilemez.
Barış sözle değil, hukukun gereklerinin yerine getirilmesiyle; özgürlükle, eşitlikle; demokrasiyle; adaletle mümkündür.
Gerçek barış, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı, şeffaf, demokratik ve hukuka dayalı bir süreçle mümkündür.
TÜRKİYE’NİN İHTİYACI BAĞIMSIZ, DEMOKRATİK VE BARIŞÇIL BİR ÜLKEDİR
Türkiye’nin ihtiyacı, dış politikada bölgesel savaşların parçası olmak değil; bağımsız, barışçı ve halkların egemenlik hakkına saygılı bir dış politikadır.
Türkiye’nin ihtiyacı, içeride farklı düşünceleri susturmak değil; düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına alan demokratik bir hukuk devletidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, seçilmişleri görevden almak değil; sandıkta ortaya çıkan halk iradesine saygı göstermektir.
Türkiye’nin ihtiyacı, sorunları baskı ve güvenlik politikalarıyla çözmeye çalışmak değil; toplumsal sorunları demokratik siyaset ve hukuk yoluyla çözmektir.
Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin bütün temel sorunlarının çözüm yolu şiddet, baskı ve güvenlikçi politikalar değil, eşit yurttaşlık, demokratik siyaset, temel hak ve özgürlükler ve barışçıl yöntemlerdir.
Kadınların eşit olmadığı, gençlerin geleceksiz bırakıldığı, eğitim-öğretimin bilimsel, demokratik, özerk olmadığı, milyonlarca insanın yoksullukla mücadele ettiği, doğanın, yaşam alanlarının sermayenin çıkarları uğruna yok edildiği bir düzen de gerçek anlamda barışçı değildir.
Çünkü savaş ile baskı, sömürü ile eşitsizlik, militarizm ile otoriterlik birbirinden bağımsız değildir.
Dünyada savaş üreten anlayışa karşı çıkarken, ülkemizde demokrasi ve hukuk mücadelesini büyütmek zorundayız.
Barış mücadelesi aynı zamanda demokrasi mücadelesidir.
Özgürlük mücadelesidir.
Adalet mücadelesidir.
Eşitlik mücadelesidir.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir kez daha söylüyoruz:
Emperyalist savaşlara, işgallere ve militarizme hayır!
Halkları birbirine düşmanlaştıran, savaşlara sürükleyen politikalara hayır!
Savaşın Türkiye’yi ve bölgemizi daha büyük çatışmaların içerisine sürüklemesine hayır!
Baskıya, zorbalığa, keyfi tutuklamalara ve demokratik hakların gaspına hayır!
Seçilmişlerin iradesinin yok sayılmasına hayır!
AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasına hayır!
Gezi tutsakları ve siyasi nedenlerle özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes özgür bırakılmalıdır!
Ve bir kez daha:
Halklar savaş değil, barış istiyor.
Halklar baskı değil, özgürlük istiyor.
Bizim mücadelemiz, bağımsız, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin bütün kurum ve kurallarıyla yaşadığı, insan haklarının güvence altında olduğu, halkların eşit ve özgür yurttaşlar olarak birlikte yaşadığı, savaşın değil barışın egemen olduğu bir Türkiye ve dünya içindir.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde; savaşa, işgale, faşizme, militarizme, sömürüye ve baskıya karşı barışı, demokrasiyi, özgürlüğü ve halkların kardeşliğini savunuyoruz.
Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!
Yaşasın demokrasi ve özgürlük mücadelesi!
Yaşasın barış!
