İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Cumhuriyete, demokrasiye ve kentimize sahip çıkıyoruz” başlığıyla gerçekleştirmek istediği yürüyüş için ÖSYM önünde bir araya geldi. Ancak grubun TSKM önüne yürüyüşüne izin verilmedi. İzmir Güvenlik Şube Müdürlüğü yetkilileriyle yapılan görüşmelerden de sonuç alınamadı.
Güvenlik Şube Müdürlüğü ve Çevik Kuvvet ekipleri bölgede barikat kurarken, yurttaşların anayasal haklarını kullanarak yürüyüş gerçekleştirmesine izin verilmedi. Polis tarafından, grubun dağılmaması halinde zor kullanılacağı ve kitlenin dağıtılacağı belirtildi. Polis aracından yapılan anonsta da grubun dağılması istendi.
Yürüyüşün engellenmesinin ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, TSKM önüne farklı gruplar halinde ve dağınık biçimde yürüyerek ulaştı. Burada “Cumhuriyete, demokrasiye ve kentimize sahip çıkıyoruz” pankartı açıldı ve basın açıklaması gerçekleştirildi.
Basın açıklamasına İzmir milletvekilleri Murat Bakan, Deniz Yücel, Ümit Özlemle ve Tuncay Özkan da katıldı. Açıklama sırasında “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Hırsız katil AKP”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganları atıldı.
Basın açıklamasını İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz okudu.
Açıklamada Türkiye’de yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal kriz, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler üzerindeki baskılar, yerel demokrasinin durumu ve son dönemde farklı partilerden seçilen belediye başkanlarının AK Parti’ye geçişleri ele alındı.
Açıklamanın ana başlığı “Seçmenin iradesi pazarlık masalarında değiştirilemez!” oldu.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, belediye başkanlarının seçim sonrasında parti değiştirmesinin yalnızca kişisel siyasi tercih olarak değerlendirilemeyeceğini savunarak, seçmenin sandıkta ortaya koyduğu siyasi tercihin seçim sonrasında da dikkate alınması gerektiğini belirtti.
Açıklamada özellikle Çiğli ve Foça belediyeleri üzerinden, seçimlerde oluşan siyasi temsilin belediye başkanlarının parti değiştirmesiyle yeniden şekillendirilmesine tepki gösterildi. Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı’nın ardından Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız’ın da AK Parti’ye katılması İzmir’de siyasi transfer tartışmalarını gündeme taşımıştı.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri açıklamasında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da aynı partiye geçeceği yönündeki iddialara dikkat çekerek, bu tür iddiaların seçmen iradesi açısından değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
“SEÇMENİN İRADESİ PAZARLIK MASALARINDA DEĞİŞTİRİLEMEZ!”
Türkiye, uzun süredir ağır bir siyasal, ekonomik ve toplumsal kriz içerisinde yaşıyor. Milyonlarca insan yoksullukla, işsizlikle, güvencesizlikle ve geleceksizlikle mücadele ediyor. Hukukun üstünlüğü ve demokratik hukuk devleti ilkeleri her geçen gün daha fazla aşındırılıyor. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı tartışmaları büyüyor. Temel hak ve özgürlükler üzerindeki baskılar ağırlaşıyor. Siyasal iktidarın toplum üzerindeki denetim ve tahakküm araçları genişliyor.
Böylesi bir dönemde demokrasiye, hukuka, seçmen iradesine ve demokratik teamüllere daha fazla sahip çıkılması gerekirken, şimdi de seçimlerde ortaya çıkan halk iradesinin seçim sonrasında siyasi transferlerle değiştirilmesine tanık oluyoruz.
Son günlerde farklı partilerden seçilmiş çok sayıda belediye başkanının AKP’ye geçmesi, tek tek kişilerin siyasi tercihleri üzerinden açıklanamayacak bir boyuta ulaşmıştır.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin üzerinden henüz iki buçuk yıl geçmişken, seçmenlerin oylarıyla belirlenen belediye yönetimlerinin siyasi transferlerle yeniden şekillendirilmesi, demokrasinin temel ilkeleri bakımından ciddi bir sorun yaratmaktadır.
Burada öncelikle sorulması gereken soru son derece açıktır: Bu belediye başkanları, seçildikleri partilerin adayı olarak mı seçilmişlerdir, yoksa kişisel isimleri üzerinden bağımsız bir siyasi yetki mi almışlardır?
Yanıt açıktır: Bugün parti değiştiren belediye başkanlarının tamamına yakını, belirli siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinden geçerek yurttaşların karşısına çıkmış, o partilerin programları, kadroları, örgütleri ve siyasal kimlikleriyle seçim kampanyası yürütmüş ve o siyasi temsil üzerinden seçilmiştir. Seçmen, sandık başına gittiğinde yalnızca bir kişinin isminin yanındaki kutucuğu işaretlememiştir. Bir siyasi partiye, onun programına, siyasal anlayışına, yerel yönetim politikasına ve o aday üzerinden ortaya koyduğu yönetime ilişkin bir tercih yapmıştır.
Adayların belirlenmesinde parti örgütlerinin, parti yönetimlerinin ve siyasi mücadelelerin rolü vardır. Adaylar, seçildikleri partilerin kurumsal kimliğiyle yurttaşların karşısına çıkmıştır. Seçim kazanıldıktan sonra bütün bu siyasi ve demokratik ilişkinin bir kenara bırakılması, seçmenin tercihinin de tartışmalı hale gelmesine yol açmaktadır. Çünkü belediye başkanlığı kişisel bir siyasi mülk değildir. Belediye başkanlığı, halk tarafından belirli bir süre için verilen kamusal bir görevdir. Seçmen iradesi kişisel bir kariyer planının, siyasi pazarlığın veya iktidar değişiminden faydalanma hesabının parçası haline getirilemez.
Geçmişte Türkiye siyaseti milletvekili transferleriyle, parti değiştirmelerle, iktidar çoğunluğunu parlamento aritmetiği üzerinden değiştiren siyasi manevralarla defalarca karşı karşıya kaldı. Bu dönemlerin ortak sonucu, siyasete duyulan güvenin daha da zedelenmesi oldu. Parti değiştirmek, zaman içerisinde siyasi ilkelere dayalı bir tercih olmaktan çıkarılıp kişisel siyasi veya hukuki korumaya alınma hesaplarının aracı haline getirilmiştir.
Netice itibariyle siyasi programların anlamı azalmakta, parti aidiyetleri değersizleşmekte, seçmen tercihi önemsizleştirilmekte, siyasi sorumluluk ortadan kaldırılmakta, siyaset, halkın iradesi ile değil, güç merkezlerinin dağıttığı makam ve imkânlarla şekillenen bir alana dönüşmektedir.
Çiğli ve Foça ilçeleri bunun somut örneklerindendir. İlçelerde yıllardır oluşmuş siyasi temsil ilişkisi, örgütlü bir parti çalışması, seçim kampanyaları, aday belirleme süreçleri ve yurttaşların sandıkta verdiği oylarla şekillenmiştir. Bugün bu ilçelerin belediye başkanlarının seçimden sonra AKP’ye geçmesi, “kişisel siyasi tercih” denilerek geçiştirilemez. Çünkü mesele bir kişinin hangi partiye üye olduğu meselesinden ibaret değildir. Mesele, seçmenin verdiği oyun siyasi anlamının seçim sonrasında değiştirilmeye çalışılmasıdır.
Gelinen süreçte İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da aynı partiye geçeceği iddialarının da bu temelde değerlendirilmesi ve seçmen iradesinin bir başka partiye transferi anlamına geldiğinin bilinmesi gerekir.
Türkiye’nin siyasal tarihinde bu yozlaşmanın bedelini toplum defalarca ödedi. Bugün aynı anlayışın yerel yönetimler üzerinden yeniden üretilmesine izin verilmemelidir.
31 Mart 2024 seçimlerinde Türkiye’nin dört bir yanında yurttaşlar sandığa gitti ve merkezi iktidarın yerel yönetim politikalarına ilişkin siyasi tercihlerini ortaya koydu. İzmir’de de yurttaşlar açık bir siyasi irade ortaya koydu. İzmir’deki belediye başkan adayları, yalnızca kendi kişisel isimleriyle değil, partilerinin siyasi kimliği ve yerel yönetim anlayışıyla seçime girdiler.
Dün bir partinin adayı olarak yurttaşların karşısına çıkan, o partinin siyasi kimliğiyle seçilen bir belediye başkanının bugün başka saflarda yer alması; seçmenin kendisine verdiği oyun hangi siyasi temsil üzerinden verildiği sorusunu gündeme getirmektedir.
Seçmenin sandıkta verdiği oy, seçim gecesi sayımı tamamlandıktan sonra siyasi transferlerin konusu haline getirilemez. Dahası, bu transferlerin merkezi iktidarın 31 Mart 2024 seçimlerinde kaybettiği belediyelerde yoğunlaşması, yaşananların münferit siyasi tercihler olarak görülmesini imkansız hale getirmektedir.
Sandıkta kaybedilen belediyelerin, seçimden sonra belediye başkanlarının parti değiştirmesi yoluyla yeniden kazanılmaya çalışılması demokratik döngüyü anlamsızlaştırmaktadır. Merkezi iktidarın seçimde kaybettiği siyasi mevzileri, halkın yeniden oyuna başvurmadan siyasi transferlerle geri kazanması; sandığın siyasal sonuçlarını dolaylı biçimde değiştiren bir pratiğe dönüşmektedir. Bu durum, yerel demokrasinin ruhuna aykırıdır. Çünkü belediyeler merkezi iktidarın siyasi uzantıları değildir. Belediyeler halkındır ve belediye başkanları halkın verdiği yetkiyle görev yapar. Bu yetkinin siyasi sahibi de, seçimden sonra parti değiştiren belediye başkanı değil, seçmendir.
Tam da bu nedenle bugün yaşananları normalleştirmemek gerekir.
Değerli basın emekçileri,
“İstediği partiye geçer, sonuçta belediye başkanı yine aynı kişi, partinin ne önemi var?” diyerek geçiştirilemeyecek kadar önemli bir demokratik sorunla karşı karşıyayız.
Partinin, programın, aday gösterilme sürecinin, seçmenin önemi vardır. Çünkü seçmen tercihinin arkasında belirli politikalar bulunmaktadır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, siyasi transferleri olağanlaştıran bir siyaset kültürü değil; seçmenin iradesini güçlendiren, demokratik teamülleri koruyan, siyasi sorumluluğu esas alan bir anlayıştır. Üstelik bu gelişmeler, ülkede demokratik alanın her geçen gün daraldığı bir dönemde yaşanmaktadır.
Yoksulluk ayyuka çıkmışken, gençler geleceğini başka ülkelerde ararken, emekçiler geçinemediği için yaşam mücadelesi verirken, hukuksuzluk ve adaletsizlik toplumun her kesiminde ağır biçimde hissedilirken, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve demokratik siyaset üzerindeki baskılar büyürken, tek adam rejiminin siyasal, hukuksal ve toplumsal sonuçları her geçen gün daha görünür hale gelirken şimdi bir de sandıkta ortaya çıkan seçmen iradesinin siyasi transferlerle etkisizleştirilmesine tanıklık ediyoruz.
Bu tablo, toplumun sindirilmesine yönelik daha geniş bir siyasal iklimin parçasıdır. İnsanların ekonomik olarak yoksullaştırıldığı, hukuken güvencesiz bırakıldığı, siyasal olarak baskı altında tutulduğu ve geleceğe ilişkin umutlarının zayıflatıldığı bir ortamda, en temel demokratik hakkın, yani kendi yöneticisini seçme hakkının da seçim sonrasında farklı mekanizmalarla aşındırılması kabul edilemez.
Bizler İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak siyasetin bu biçimde yozlaştırılmasına itiraz ediyoruz. Siyasetin makam pazarlıklarına, siyasi transferlere ve kişisel ikbal hesaplarına teslim edilmesine itiraz ediyoruz. Seçmenin verdiği oyun seçimden sonra başka bir siyasi anlama dönüştürülmesine itiraz ediyoruz. Merkezi iktidarın yerel seçimlerde kaybettiği belediyeleri siyasi transferlerle yeniden kendi kontrol alanına dahil etme anlayışına itiraz ediyoruz.
Bugün ihtiyacımız olan, seçmenin iradesini daha fazla değersizleştiren siyasi transferler değil; halkın söz ve karar hakkını güçlendiren demokratik mekanizmalardır. Yerel yönetimler üzerinde merkezi vesayetin güçlendirilmesine değil, yerel demokrasinin güçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Siyasi partilerin kişisel siyasi kariyerlerin basamağı haline getirilmesine değil, toplumun farklı kesimlerinin taleplerini temsil eden demokratik yapılar olarak güçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Seçmenin siyasi tercihinin seçimden seçime hatırlanmasına değil, seçimden sonra da saygı görmesine ihtiyaç vardır.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak; hukukun üstünlüğünü, demokratik siyaseti, yerel yönetimlerin halk tarafından belirlenmesi ilkesini ve seçmen iradesini savunmaya devam edeceğiz.
Bu ülkenin geleceğini siyasi transferlerin, makam pazarlıklarının ve tek merkezde toplanan iktidar anlayışının değil; halkın örgütlü gücünün, demokratik mücadelenin ve özgür iradenin belirlemesi için mücadelemizi sürdüreceğiz.
Yoksulluğa, hukuksuzluğa, baskıya, geleceksizliğe ve siyasal tahakküme karşı halkın demokratik mücadelesi büyüdükçe; siyasetin gerçek sahibi olan toplum yeniden sözünü söyleyecektir.
Ve o söz, hiçbir siyasi transferle değiştirilemeyecektir.

